Reklamı Kapat

Sokağın dingin yaşamı

Ne idiğü belirsiz bir düşmana karşı savaştığını zanneden insanlar, kulak kesildikleri ve gözlerini asla ayırmadıkları yayın organlarının pompaladığı korkuyu bir degajı yanıtlar gibi göğsünde karşılar. Bir farkla ki göğüste yumuşatıp ayakaltına almaz; orada öylece göğsünde saklar. Allah’ın bir kulu çıkıp da tüm bu yasakların hastalıkla, virüsle, salgınla ne alakası var demez. Ortada savaşılması gereken bir düşman vardır ve o düşmanın adı virüs oluverir. Sonra onun hiç anlamadığımız genetiğinin ayrıntıları tartışılır durur. Ama enflasyonun, açlığın, yokluğun, cinayetlerin, haksızlık hukuksuzlukların, intiharların, mesnetsiz tutuklamaların, insanları hapiste çürütmenin mahiyeti asla sorgulanmaz. Gittikçe devasalaşan bir öcü, seri katil formunda insan yaşamını tehdit eder.

Fahrettin Cüreklibatır’ın Çetin İnanç’la birlikte yönettiği ve başrolünü oynadığı 1984 çıkışlı Ölüm Savaşçısı isminde bir film vardır. Aslınla film bile denemez ama vakt-i zamanında bu tür yapımlar içinde yaşadığımız toplumda makes bulmuştur. Komedi desen değil, aksiyon desen değil, dram desen hiç değildir. Absürdizmin, sürrealizmin, dadaizmin, badakizmin eline su dökemediği türden bir şeydir. Kurgulanamamış, kesmeleri yapılamamış, öyle ortada kalmış bir görüntü dizgesidir ama replikler cümle âlemin adı gibi bileceği kadar iz bırakmıştır. Hele Komser Murat namıyla dillere destan Cüneyt Arkın’ın, Ninjalarla baş edememiş ve aklına hemen Türk polisi geldiği için kendisini çağırmış beceriksiz Amerikan komiserine attığı bir tirat vardır ki beyin hoplatır: “Önce düşmanlarımızı tanımamız gerek; Ninjaların soyları binlerce yıl eskiye giden şerefli savaşçı samuraylara dayanır. Sonra onların hepsi ölür, biter. Bu kez garip, esrarlı yerlerde katil Ninjalar yetişir. Şeytani savaş teknikleri vardır. Basit bir kâğıt, ellerinde öldürücü silah olur. İnsan iradesini zorlayıp günlerce nefessiz kalırlar. Kimyayı geliştirip büyüye çevirirler. Karanlıkta görmek için yıllarca ışıksız yerlerde otururlar. Gözleri kapalı dövüşebilmek için her türlü sesi binlerce kere dinlerler. Bir tür uyku haliyle geçici ölüm yaşar ve dirilirler. Fizikteki hız ve hareketi geliştirerek en ince kâğıdı kılıç gibi kullanabilirler. Nesilden nesle çalışarak, ellerini en öldürücü silah haline getirirler. Elleri bir tür kılıç haline gelir. Vücut vuruşu dedikleri bir teknikle insan kemiklerini kırarlar. Karatede en ince tekniği öğreninceye kadar çalışırlar. İnsan vücudunun hassas yerlerini iyi bilirler. İşte düşmanlarımız bunlar” şeklinde uzun uzun tarif eder. Bunun üstüne polis şefi aval aval bakıp: “Peki ne yapmamızı istiyorsun?” diye sorduğunda da: “Aklımızı kullanıp birbirimize inanalım” diye devam eder.

Akıl kullanımıyla birbirine inanmayı yan yana getirmek şimdiki zamanda gayrı mümkündür. Sözün hak, doğru ve güzel olanı hariç her şeye tav olabilen insanlar, birbirine inanmak, güvenmek yerine mensubu bulunduğu cemaatin bir ulu kişisini, şeyhini, hocaefendisini yahut bilim insanı diye ululadığı devrin üstü örtük popülistini tercih eder. Ki o bilim insanı, tıpkı bağlı bulunduğu kifayetsiz yöneticisi gibi icabında yararı-zararı belirsiz bir aşıyı yaptırmayı düşünmeyenleri vatan haini, terörist ilan etmekten çekinmez. Ama sevilir ve absürt sözlerine güvenilir. Dolayısıyla bu kişilerin müritleri aklını kullandığında inanmaz. İnandığında da aklını kullanmak lüzumu hissetmez. Ama yukarıda sayılan türden bir korku tiradına tav olmak her halükarda ve neredeyse herkes için geçerlidir. Çünkü böylece düşman tanımış, böylece ondan sakınmış, böylece önlemlerini almış olduğunu zanneder. Maske takmak suretiyle kısıtlandığını, nefes almasının yasaklandığını, nihayet beynine oksijen ulaşmasını engellemek suretiyle korunduğunu zannettiği gibi… 

Bir yandan cümle âlemi soyup soğana çevirenler, herkesi banka soyguncusu kılığına sokmuş olmanın kendilerince haklı kıvancını yaşar. Böylece hakki soyguncular arada kaynamış, unutulmuş, gözlerden uzaklaşmış olurlar. Sokaklarda yasaklar, kolluk güçleri, güvenlik adı altında alabildiğine güvensizlik artırılmıştır. Dolayısıyla ciddi bir yaşam hırsızlığına karşı, insanlar yüzünü ve kimliğini korumakta, maskelerin ardına saklanmaktadır. Keza herhangi birine ve bir yere dokunmamak suretiyle parmak izi de bırakmamış olurlar. Artık hayata dokunan tüm izleri öyle ya da böyle etkilenmiş olanların ruhundan çıkarsamak, teşhis ve tedavisi için çaba sarf etmek iktiza eder. Nihayet böyle bir ortamda hangi babayiğit ruhsal rahatsızlığa duçar olmadığını iddia edebilir? Ve hangi kişi ruhsal rahatsız olduğunu kayıtsız şartsız kabul eder?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?