Tahattur içinde

Bazen insan tahattur içinde yüzüp gider. Geçenlerde Proust’un şu cümlesi başka bir çağrışıma neden oldu: “Sözü en çok dinlenen hekim hastalıktır; iyiliğe, bilgiye söz veririz sadece; acıya ise boyun eğeriz.” Bu sözün sağlamasının tam olarak yapıldığı bir seneyi geride bıraktık ve halen daha içinde hayatımız akıp gidiyor. Bugün bütün alışkanlıklarımızın, bütün önceliklerimizin mecburen değiştiği bu boyun eğiş sürecini yaşarken birçok konuda hayatımıza dair farklı açılarla yeni bakışlar geliştiriyoruz. Birçok üzerinde durmadığımız küçük ayrıntı gibi gördüğümüz şeyin aslında ne kadar kıymetli olduğunu anladığımız bir süreç yaşadık, yaşıyoruz.

Bu kadar yoğunluğun ve yorgunluğun içinde hep tahatturlara neden olan bir diğer faktör de bir yarışma için ezberlediğimiz hadislerden şimdi bütün olarak hatırladığım, “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit” hadisidir. Bu hadis de ne zaman, zamanın kıymetini bilmediğim bir genişlikten zamanın hiç ele avuca gelemeyen bir darlığa düştüğüm an hemen kendini hatırlatır. Elbette hastalıklarda da sağlıklı zamanların özensizliklerini, dikkatsizliklerini acı acı hissettirir. İnsanoğlu sürekli zamandan ve sıhhatten gafil olma gibi bir belaya duçar olma gibi bir akıbeti hep yaşamak ve bu ikisi ile sınanmak için memur olmuştur. Geçmişten günümüze kadar gelen her insanın hayata dair çıkardığı ibretlerde bu iki hususiyet üzerinde yoğunlaşmaktadır. Onun için zamanın bu kadar ağırlaştığı ve sadece kendi hayatımız değil, sadece sevdiklerimizin hayatları değil, bütün insanların hayatlarının üzerinde sallanan bir kılıç gibi duran bu salgın zamanlarında, hayat bütün açıklığı ile biraz da acıtarak dikkatleri kendine çekiyor.

Eskilerin, “Vakit kılıçtır, dikkat edilmezse biçer” dedikleri şey bu olsa gerekir. Ömür sermayesinin ve o sermayenin en önemli parçası sıhhatin kıymetini idrak etmek için ödediğimiz bedelin ağırlığını düşününce, ‘bundan bir ibret alınmış mıdır?’ diye kendimize sorduğumuzda hepimizin muhakkak aldığımız dersler olduğunu söyleyebiliriz. Lakin ders almanın en önemli göstergesi alınan dersin bir uygulamasının olması zorunluluğudur. Acaba hangi değişikliği hayatımızın içine yerleştirdik. Buradan baktığımızda ne küçük ölçekte yani kendi günlük düzenimizde ne de büyük ölçekte toplumsal düzlemde bir farkındalık izine pek rastlamıyoruz. Çünkü şu an ki yaşam biçimimiz ibret almaya pek müsait bir zemin sunmuyor. İşin söylemi her daim eyleminin önüne geçiyor. Söylem eylemi, eylemde söylemi beslemiyor.

Tam bu noktada başka bir tahattur kapıyı çalıyor. Bob Dylan’ın bu aralar sık sık denk geldiğim ve her dinleyişte sözlerinin başka başka duygulara sürüklediği çoğu zaman sözlerinin içinde uzun yolculuklara çıkarttığı Blowin’in the Wind şarkısıdır: “Bir adamın kat etmesi gereken ne kadar yol var / Ona erkek demeniz için / Evet ve kaç deniz aşmalı beyaz bir güvercin / Kumlarda uyumadan önce / Evet ve top gülleleri kaç kez atılmalı / Sonsuza dek yasaklanmalarından önce (…) Bir adam kaç kez yukarı bakmalı / Gökyüzünü görebilmesi için / Evet ve bir adamın kaç kulağı olmalı / İnsanların ağladığını duyabilmesi için / Evet ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için / Ne kadar çok insanın öldüğünü?”

Tüm bu tahattur içinde yüzerken fark ettiğimiz şey cevaplarımız da sorularımızın içinde saklı ancak sebeplerimiz var adım atmamıza engel olan. Adımlarımızı birbirine dolayan yorgunluklarımız, dağınıklıklarımız içinde ömür sermayesi tükeniyor. Dünyayı her gün evlerimize doldurma kavgamız akıllı bir insandan çok aklını kaybetmiş bir insanın çabasından başka bir şey değildir. Ancak o kadar çok malumat, o kadar çok bilgi ve haber bombardımanı içerisinde hayatımıza anlam katacak bir sadeliği bulup hayatı düzene koyacak, anlamlandıracak sarahatten yoksunuz. Bunun istisnası yok en mistiğinden en materyalistine, en sekülerinden en dindarına dünya ile dolup taşıyoruz. Yol, yolculuk çoğunlukla bu dolup taşma içerisinde kayboluyor. Yaşamak için değil de bir iş gibi her şey hayatımıza yerleşiyor, onun için bu dünyada bir fark oluşturamıyoruz. Hayatın ibret aynası çatlamış, pencereden bakan hep sonsuzluk görüyor ki kavga bu denli sert geçiyor. Kaç hayat lazım bize uyanmadan önce? Hoşça bakın zatınıza…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?