Örgütsüz emek

İnsan, toplum olmadan yaşayamaz; hayatını sürdürebilmesi için topluma ihtiyaç duyar. Aynı durum toplum için de söz konusudur, denebilir. Ancak arada fark vardır. Bu şöyle açıklanabilir: İnsanın varlığını, hayatını, kendi benini algılayıp kavrayabilmesi için, maddi ve manevi bakımdan kendine benzer ve kendisi gibi ihtiyaç durumunda bulunan bir diğeriyle ilişki kurması zorunludur. Bu zorunluluğu nedenler temelinde toplumsal, sosyolojik, psikolojik vb. gibi gerekçelendirmelere dayandırmak mümkündür. Nitekim felsefeden siyasete, dinden tarihe birçok alanlar bakımından çeşitli açıklamalar yapılagelmiş, görüşler ileri sürülmüş, kuramlar ve sistemler oluşturmaya çalışılmıştır. Fakat birey olarak insanın varoluşuyla toplumun varlığı, biri diğerinin varlık nedeni olarak ele alınamaz. Onun için, birey olarak insanın varlığı ile toplumun varlığı farklı açıdan ele alınıp incelenmek durumundadır. Basitçe ifade edilirse, birey olarak insan bir varlıktır ve dolayısıyla felsefeden bilimlere kadar birçok alanın, nerdeyse öncelikli konusu ya da öznesi olarak ortaya çıkmaktadır. Toplumun varlığından söz etmek istediğimizde, toplum ile ilgili birçok konu ve kavramın farklı anlamlar içerdiğiyle karşılaşmak kaçınılmazdır. Hatta toplumdan bilinen anlamında varlık olarak söz etmenin yanıltıcı olacağını savunan düşünür ve bilim adamlarından bazıları, mesela ondan ancak bir “sembol” olarak söz edilebileceğini öne sürmüşlerdir. Bazıları da “toplumsal ilişki” veya “ilişkiler ağı” ya da “ilişkiler saçağı” şeklinde nitelendirmenin daha açıklayıcı ve anlamlı olabileceğini belirtmişlerdir.

Şöyle bir tespit yapmak mümkün olmalıdır: Birey olarak insan, kendi varlığının ve varoluşunun, deyim yerindeyse, doğal gereği  kendi olarak topluma katılır; ondan etkilenir ve onu etkileyebilir. Toplum, birey olarak insanların birbirleriyle ilişkilerinin ve ihtiyaçlarının bir gereğinin ve bunun yansımasının ortamı olarak ancak algılanabilir. Fakat bütün bunlardan ibaret değildir. Bu bağlamda toplum, ister bir “sembol” olarak, isterse bir “ilişkiler saçağı” şeklinde algılansın, her şeyden önce bir örgüt veya örgütlenme/örgütleşme olasılığı biçiminde somutlaşmaktadır. Örgütlenme veya örgütleşme olasılığı temelinde toplumun kimliğini tespit etmek mümkün hale gelebilmektedir. Başta tarih olmak üzere sosyoloji, iktisat, siyaset, hukuk gibi temel sosyal bilimler yanında diğer bilgi alanları da toplumun bu örgütlenmesi, örgütleşmesi bağlamında işlemekteler, çalışmaktadırlar, denebilir. Mesela toplayıcı, avcı, tarım, ticaret veya sanayi, teknoloji ya da bilgi toplumu gibi tanımları bu çerçevede anabiliriz.

İnsanın ihtiyaçlarının çeşitlenmesi ve farklılaşması, toplumsal ilişkilerin, eşdeyişle ilişkiler ağının da nitelik, hatta nicelik değişimini etkiler. Teknik ve daha geniş anlamda kültür ve uygarlık kavramlarına böylece ulaşılır. Ancak ihtiyaçlar ve ilişkilerin örgütlenmesi “kurum” olgusunu ve kavramını da temellendirir. İnsanın, dolayısıyla toplumun ihtiyaç ve ilişkilerinin örgütlenişini, yani “kurum” olgusu ve kavramını sabit, değişmez, her zaman ve yerde aynı mahiyet ve nitelikte varlığını sürdüren şeyler olarak algılama sonucunda, kaçınılmaz olarak yanlış benzetmelere, kıyaslamalara ve yargılara varılmaktadır. Sözgelimi, beslenme insan açısından nasıl bir ihtiyaç ise, inanç da insana ilişkin, onun varlığında içkin olan bir ihtiyaçtır. Toplumsal ilişkilere, dolayısıyla örgütlenme ve kurumlaşmaya etki ve tepkisi de kendine özgü şartları gerektirir. Tarım toplumu ilişki ve örgütlenmesi, mesela genellikle ataerkil aile kurumunu öngörürken, sanayi ilişkisi ve örgütlenmesi çekirdek aileye evrilmektedir. Tarım toplumunda toprağın mülkiyeti temel ilke olurken, sanayi toplumunda sermaye ve emek başat ilkeler haline dönüşmektedir.

Bu noktada temel ve tarihi bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Toplumsal ilişkilerin örgütlenmesinde ve kurumlaşmada sermaye ve emeğin mahiyet ve niteliklerini dengeleyici bir düzenleme yoluna gidilmediği takdirde, toplumsal ilişki toplumdan başlayarak insanın varlığını zedeleyici bir özellik almaktadır. Bunun acı ve çarpıcı tecrübesini 12 Eylül 1980 darbesiyle insanımız ve toplumumuz yaşamaktadır. Sermaye merkeze alınmak suretiyle onun istemleri ve ihtiyaçları öncelikli olarak düzenleme yoluna gidilmiş ve emek istisnai, hatta olmasa da olur gibi bir sakil anlayış yaklaşımıyla değerlendirilmiştir. Mantıkça kabulü zor birtakım olur olmaz gerekçeler ileri sürülmüştür. Mesela “bizde sendika yok, Batı’nın bir kurumu” gibi. Oysa burada söz konusu olan emeğin, ihtiyaçlar ve şartlar gereği bir araya gelerek örgütlenmesidir. Böylece toplumun sağlıklı gelişmesi, barış ve güvenliğin, hak ve adaletin gerçekleşmesi imkân dâhiline girer. Özü itibariyle insanı istismar etmeye dayalı kapitalizm bile emeğin örgütlenmesini kendi çıkarı için gerekli görmüşken, bizde hâlâ dar kafalı “patron” mantığıyla çalışma hayatını zapturapt altında tutma güdüsü etkinliğini sürdürmektedir. Özellikle karar verici konumda olanların bu anlayışta olmaları, toplum ve insan için büyük bir talihsizliktir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder

# tarım

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?