Çözülen, kördüğüm değildir

DEDELERİ EKMİŞLER DEDELERE ÇEKMİŞLER

“Orduya ilahiyatçı yerine papaz alınsa memnun olacaklar var!”

Başlığını okuyanlar “Hâlâ mı?” sorusunu geçirmişlerdir akıllarından, benim gibi.

HaberTürk yazarı ünlü tarihçimiz Murat Bardakçı, sitelerindeki 05.12.2020 tarihli makalesinin başlığına bu tespitini koymuş.

T.Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, bir koyup üç almak aşkıyla aktif rol aldığı ve Saddam’ı büyük tehlike ilan ettiği o günlerde, “Körfez Savaşı” muhabirlerinden Murat Bardakçı, ABD işgalindeki Ortadoğu çöllerinde kurulmuş çadır kiliselerin ve içinde yapılan ayinlerin, ayinleri yaptıran subay papazların resimlerini çekmiş, haberlerini yazmıştı mensubu olduğu Hürriyet’e.

İncirlik’in Irak’ın bombalanmasında kullanılmasına itiraz eden ziyaretçisi Irak Başbakanı’na (Taha Yasin Ramazan) “Seni, Saddam’la birlikte Bağdat’ın ortasında asmak isterim” de diyen sivil, demokrat Cumhurbaşkanı’mız Özal’a eşdeğer büyüklerimizin, o çadır kiliselerde yapıldığına inandığımız “Evlerine sağ salim dönme” dualarına iştirak ettiklerini hatırlatma ihtiyacı hissetmeden “ Türkiye sanki Müslüman değil; Budist, Hindu, Animist, Ateist yahut gâvur! Asker hücuma kalkarken asırlardan bu yana –Allah, Allah– demiyor, yemeğe –Hamdolsun– diye başlamıyor, karargahlarda cami falan hak getire, cephede can verenler –şehid– olmuyor, Nirvana’ya gidiyorlar!” paragrafıyla kızgınlığını yönlendirdiklerine Murat Bardakçı’nın, biz de sormak isteriz; ama başta sorduklarımızdan farklı olarak: Hâlâ mı?

Ve “farklı olarak” kayda aldırdığımız bu “Hâlâ mı?” sorusunun izahını da yapalım ki, hatlar karışmasın.

Kırk Kandil’de yayımlanmış 70 kitabın müellifi Mustafa Özdamar’dan duymuştum; konumuzla ilgili ve şimdi yazacağım “İmam Subay”ın geçmişimizde “sorun” sayılmasının can yakan tanıklığını. Aradım, bir kere daha dinledim ondan; çok sevdiği ŞerafeddinUğurluteğin (Gönül Meyveleri’nin şairi) albayımızın naklettiklerini. Hem de negatif kalmaya çalıştığımız bu salgın günlerinde pozitif yazılar yazasın dualarının eşliğinde.

1950’de Kore’ye giden birliğimizin komutanı Tahsin Yazıcı Paşa’dan bir mektup ulaşır, Ankara Genelkurmay Karargahına.

15 bin askerimizin fiilen görev aldığı birliğimizin, askerimizi motive edecek, maneviyatını, cesaretini, metanetini güçlendirecek ve yüceltecek, akaid bilgisi iyi, imanı sağlam, amelinde ciddi imam subaylara ihtiyacı vardır, gibi istekler sıralanmıştır o resmi mektupta.

Havale edilen Moral Dairesi Başkanlığı’ndan Şerafeddinbinbaşı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yolunu tutar; konuya vakıf bir görevli olarak.

DİB Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, Kore’den gelen resmi mektubu okur ve uzun uzun bakar binbaşının yüzüne.

“Arzu edilen evsafta imam bulursanız, ben de isterim.”

Sonra gülümsemesini yansıttığı yüzünü yaklaştırır Şerafeddin binbaşıya ve yavaşça sitemini dillendirir:

“Yetişmelerine müsaade edildi mi ki?”

Zaman, Menderes Devri’nin başlangıç yıllarıdır ve geçtiğimiz asrın tam ortasıdır. Murat Bardakçı’nın örnek verdiği “Körfez Savaşı” ise o asrın bitişe geçtiği on yılın içindedir.

Yuvarlak hesapla söylersek bu yaşadığımız asrın tüm senelerinde AKP iktidara hakimdir; MHP takviyesi dahi bu hakimiyetindendir.

Öyle ise biz neden bugün “Hâlâ mı” diye soruyoruz, kaybolan yıllarımıza yana yana.

Neredeyse çeyrek yüzyıl iktidarı elinde tutan bir parti, Başkan Hayırlıoğlu’nun “Müsaade etmeyenler” diye tarif ettiklerinin hatalarının, yanlışlarının, ayıplarının torunları ve torun çocuklarında nüksetmemesi tedbirini neden alamadı, açtığı onca okul içinde?

“İki günden bu yana duyuruyu dillerinde dolayıp duruyorlar. Milli Savunma’nın –Öğretmen subay alacağız– demesine rağmen adaylarda aranan –Fakülte mezunu olma– şartını eğip bükerek –İmam Hatip mezunu olmaya getiriyor, laiklikten girip yobazlıktan çıkıyor –Türk Ordusu’nda imam görevlendirmek de ne iş diyorlar!”

Murat Bardakçı’nın bahis mevzuu ettiğimiz yazısından bir paragraftır bu da.

Onlara da “Hâlâ mı?”

Bunlara da “Hâlâ mı?”

TANZİMAT’TAN GELİYOR FERMAN, SAĞIR KULAK, FERSİZ GÖZ AMAN

“Duydunuz mu?

İş yapanı değil, bağıranı duyuyoruz biz.

Bağıran da ‘Allah birdiiiiiir’ diye bağırıyorsa yine duymayız.

Bağıran, ‘İslam’ın dışında kalanlara kâfir demeyeliiiiiim’  diyorsa ona kulak kesiliyoruz.

Bir zamanların mücahidi –siz de bilirsiniz– bana, ‘Yazılarımızda ve konuşmalarımızda Yahudi, Hıristiyan, Budist gibilere kafir demeyelim’ teklifini getirdiğinde,  ben de, “Öyle ise bu günden itibaren namazında, (Kul Ya eyyühelkafiruuuun/Söyle, Eeeey kafirler) diyerek başlayan Kafirun süresini okuma’ dediğimde ‘Tamam vazgeçtim. Allah’ın kelamı üzerine söz söylemem’ demişti.”

“Aşk var meşk yok” başlıklı ve 09 Aralık 2020 tarihli gazetemizdeki yazısında Mahmut Toptaş hocamız, ikibinin üzerinde öğrenci yetiştiren ve takibini sürdüren hocayı “Duydunuz mu?” diye sorduktan sonra, bir anısını da anlattığı paragrafını aldık buraya.

Hemen altına koyduğumuz yazı ise Tanzimat Fermanı yıllarının bir özetidir. Bir mizah dergisinin “Dünden bugüne” köşesinde neşredilmiştir.

“Kalıbımızı şekillendirmişler”e katkı olur mu?

Ne dersiniz?

Son tenbih

1839 yılında ilân edilen “Tanzimat”ın yurdumuza getirdiği yeniliklerden biri de, bilindiği gibi, kanun karşısında herkesin tam eşitliği idi. Bu eşitlikten oldum olasıya fazlasiyle yararlanan azınlıklar; Tanzimat Fermanı’nı fırsat bilmişler, psikolojik ve sosyal gelenek alanlarında da kendilerine yeni yeni çıkarlar sağlamışlardı.

Meselâ Tanzimat Fermanı’ndan önce Hıristiyalara geniş halk yığını, genel olarak, “Gâvur” der ve bu kelimeyi biraz da küçültücü, aşağılatıcı anlamda kullanırdı. Oysa ki Tanzimat’tan sonra Hıristiyanlara gâvur denmesi, hele bu kelimenin bir hakaret kastiyle kullanılması yasak edilmişti.

Bu sıralarda idi. Bir gün birkaç Müslümanla, azınlıklardan bir o kadar kişi, önemsiz bir konu yüzünden kavga etmişler; bu arada Müslümanlar, Hıristiyanlara, dil alışkanlığı ile, yine gâvur demişlerdi. Artık ellerinde Tanzimat Fermanı vardı ya; Hıristiyanlar derhal soluğu Taksim Karakolu’nda aldılar; kanuna rağmen kendilerine “Gâvur” yollu hakaret edildiğinden ötürü şikâyette bulundular.

Taksim karakolunun kumandanı, İbrahim Ağa adında babayani bir ihtiyardı. Erlikten yetişme emektar bir mülâzim (Teğmen)di. O günlerin pek bunaltıcı bir hal alan bu “Gâvur” şikâyetlerinden bıkıp usanmıştı. Hemen birkaç zaptiye yollayıp şikâyet edilen Müslümanları toplattırıp getirtti. Hepsini bir mükemmel haşladı. Sonra şikâyetçi azınlıkların da orada bulunduklarının farkında bile olmadan, bir de zorlu tenbih geçti:

“– Yahu Müslümanlar; meğerse sizler ne kafasız, ne söz anlamaz kimselermişsiniz. Hükümetin emrini, yasağını tekrarlıya tekrarlıya dilimizde tüy bitti. Kaç kerre tellâl çağırtmadık mı ki bundan sonra bu gâvurlara gâvur demeyeceksiniz diye... İşte son defa tenbih ediyorum: Bundan sonra bu gâvurlara hanginiz gâvur derseniz, alimallah, hepinizi en ağır cezalara çarptıracağım. Anladınız mı? Haydi bakalım çekiniz arabanızı.” (Akbaba -1964)

BİLET ALDIK GİŞEDEN ÖRNEK İSMET PAŞA’DAN

Makarios’un Kıbrıs’ımızda kan döktüğü haberlerinin gazetelere yazıldığı, ilkokul çocuğu bizleri de bayramlarda çelenk konulan Sümerbank önündeki şehrin tek büstlü meydanına toplayan resmi idarenin “Kıbrıs bizimdir” mitingleri yaptırdığı günlerde neşredilen bir dergideki şu küçük fıkraya bakınız:

“Başbakan–Amerika hakikatleri öğrence Kıbrıs olaylarına seyirci kalmayacaktır– demiş.

Haaa, demek ümidimiz Amerika’nın hakikatleri öğrenmesine kaldı. Nasıl öğreteceğiz? Resimler çekerek, filmler çekerek, telgraflar çekerek mi?

Yoksa şimdi yaptığımız gibi oturup iç çekerek mi?”

Amerika’dan hakikatleri öğrenmesini bekleyen, Menderes’in idamından sonra üç kere başbakan olan İnönü olmasına rağmen adının yazılamaması, son cümledeki hicvin üstüne yapışmasını istemediklerinden olsa gerek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Azerbaycan’a uğurlanırken buyurduğu şu cümlelerdeki samimiyete de bakınız:

“Sayın Biden şöyle görevi bir üstlesin, görevi üstlendikten sonra herhalde sayınBiden’la da oturup bazı şeyleri konuşacağız. Geçmişte gerek Türkiye’de, gerek Amerika’da bir araya gelip oturup konuştuğumuz gibi yine bunları konuşacağız.”

Amerika o Amerika iken, bizimkileri değişen–değişmiş–değişiyor sanmamız mıdır, bekleyen İnönü–Konuşan Erdoğan yedi farkının ilki?

Olduğuna inandırıldığımız o farkların ikincisi ise, “Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!” türküsünde saklı galiba.

İnönücülerin güçlerine giden “iç çekme” günlerinden tam bir ay sonra gazeteciler Başbakan İnönü’ye sormuşlar:

– Paşam, Yunan Başbakanı –Türkiye, Kıbrıs’a çıkartma yaparsa harbi göze alırız– demiş. Ne buyurursunuz?

Menderes’i astırana “Asrın başbakanı” gibi sıfatlar bol geleceğinden, paşa sıfatıyla hitap edilen İnönü’nün cevabı şu:

– Her haber için karşılıklı yarışa kalkarsak ortada münasebet diye bir şey kalmaz!

Kalemşorlarının işte büyük devlet adamı sözü, işte büyük kahraman sözü gibi tanımlarla pazarladıkları bu İnönü cümlelerine de paralel bir tespiti mi var sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sorusuna cevabımız –Evet– olur.

Yurtiçinin politik meydanlarında “Ey Merkel, Ey Macron” hitaplarıyla nutuklar atmış sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, Azerbaycan yolunda buyurmuşlar: “Biliyorsunuz uluslararasında özellikle hele hele siyasette çatışma olmaz, diplomaside özellikle bu konular görüşülerek, anlaşarak bir yol bulunur.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?