“Öteki” üzerine

Öteki kimdir? İnsanın içe doğru kıvrılması neticesi kendi benliğinden bir karşıt oluşturma çabasının ortaya koyduğu şeydir öteki. Şahsiyet sorunlarının ayyuka çıktığı toplumlar kendileriyle yüzleşme cesareti bulamadıkları için her zaman kendilerine bir karşıt ararlar. “Her şey zıddı ile kaimdir” sözünün yanlış anlaşılmasından neşet eden bir yaklaşımdır bu. Düşünce, duygulanım ya da dil, din, renk noktasında kendine benzemeyeni kendine yaklaştırmak varken tam tersi biçimde kendinden alabildiğine uzaklaştırmak ötekileştirme cereyanının temel güdüsüdür. Dostoyevski’nin Öteki isimli romanını hatırlayalım. Dostoyevski bu romanda kişinin dünyasını içten dışa, bilinç açısından kurma tekniğinin bir örneğini sunar. Memur Jakov Petroviç Golyadkin bir sabah işyerindeki masasının karşısında kendisiyle aynı adı taşıyıp kendisine tıpatıp benzeyen bir memurun oturduğunu görür. Bu onun öteki beni gibi bir şeydir. Bu ikili arasında sonunda Golyadkin’i deliliğe kadar sürükleyen bir mücadele başlar. İnsan tıpatıp aynı olan üzerinde bile kendine ait olmayan tarafı bulup maraza çıkarabilecek bir varlık. Kendi biricikliğine inanıp bunu kutsallaştıran insanın nazarında herkes bir başkası ve her insan ötekidir. Şahsiyetinin ağırlığını sadece kendine değil karşısındaki kişilere de hissettiren kişilerin kendilerine karşıt, muarız ya da öteki aramalarına hiç ihtiyaçları yoktur. Öteki hem uzak hem de uzaktadır. Ne ona yaklaşılır ne de onun yaklaşmasına izin verilir. İnsanın içerisinde şeytanın denetime çıkması sonucu bir sömürü terminolojisinin hazırlık safhasıdır ki bu terminolojiye emperyalizm diyoruz. Emperyalizm en yakınını bile öteki kılmak üzere sistemini yürütür.

İyisi mi bir Birhan Keskin şiiriyle sözü toparlayalım:

“Ama siz yükseleceksiniz hep bembeyaz

Onlar aşağıda siyah kalacak

Sizin başınız bulutlarda dursun onlar

balçıkta bacak!

Siz tatlı rüyalarınızı görün,

onlar terleyip sıçrayacak

Kavunun kabuğuna bıçağı indirin siz,

onlar kaçışacak.

Genişleyin siz merkezde,

onlar kenarda daralacak!

Onlar seyrek bir fotoğrafta uzağa bakanlar

Onlar bir ömür taşlara su tutanlar

Onlar bir hatırada donmuş duranlar

Onlar bu dünyada yanmış da

külde uyuyanlar.”

(Birhan Keskin-Öteki)

AHMET KEKEÇ

Ahmet Kekeç ile dostluğumuz nereden baksak yirmi seneyi aşar. Öyle çok bir araya falan geldiğimiz sanılmasın. Hatırından çıkarmamak diye bir şey var. Bir alt seviyesi, hatır gözetmek. Ahmet abide her ikisini de görmüş birisiyim. Tanışmamız yazmak için bizi sofrasına davet etmesiyle başladı. Derin tarih okumaları, yakın tarih sızıları olan biri. Şimdiki gençler bilmeyebilirler, İmza ve Vahdet dergilerinin her sayısında yolu gözlenen yazarıydı o. Edebiyat dergilerinin henüz dünya ve ülke meselelerine bigâne kalmadığı zamanlardı. Yaşar Kaplan’ın Aylık dergisi Beyazıt Meydanı gibiydi. Düşünce ile duyarlık at başı gidiyordu bu dergilerde. Sonra Mavera ve Yönelişler dergisinde hikâyelerine müptela olduk Ahmet Kekeç’in. 1985 yılında yayımlandığında yakalayamadığım Son İyi Şeyler kitabını çok sonralar okumak nasip olacaktı. Uzun süre bu kitabı elimden bırakamadım. Yağmurdan Sonra romanı da öyle. 28 Şubat sürecinin eksen alındığı bu roman o meşum dönemin edebi vesikası gibidir. Kanamalı Haydut günlüğünü de unutmuyoruz tabi ki. “Dilekçeme cevap alsaydım bu labirentlerde gezinmezdim” diyordu kitabın bir yerinde. Onun hikâye, roman ya da günlük adına yazdıklarının hepsi hayatla uyumlu metinlerdir. Buradaki “uyum” kelimesi sakın yanlış anlaşılmasın. Yanlış kurgulanmış hayat dizgeleriyle barışık olduğunu falan söylüyor değilim. Aksine, Ahmet Kekeç’in bütün yazdıklarında hayatın yanlış giden akışına müdahil bir yaklaşım vardır. Sözünü esirgemez, dostluğu da sözü gibidir. Zeki Bulduk’un ifadeleriyle söyleyecek olursak: “İnsan canlısıdır; yanında otururken kendinizi bir dağ başında iki üç dostunuzla dünyadan kopmuş, arkadaşlığın her halinde hissedersiniz.”

Ahmet Kekeç çağdaş Türk edebiyatının en özgün hikâyecileri arasındadır. Ramazan Dikmen ya da Necip Tosun gibi. Bir süredir köşe başında rastladığı köklerine yabancı bir güruha laf anlatıp ağızlarının payını vereyim diye uğraşmaktadır. Kuşkusuz bu yazıların da hikâyeye doğru akan bir tarafı vardır. Ne zaman Ahmet abiden bahsedilse Edip Cansever’in şu dizeleri dökülüverir dudaklarımdan:

“Ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar?

Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar?”

Bir süredir sağlık problemleriyle mücadele eden Ahmet abimizin yeniden rahatsızlandığını öğrendik. Bir an önce sağlığına kavuşmasını diliyor dualarınızı bekliyoruz.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

02

Mehmet ŞAHİN - Rabbim Ahmet Kekeç Beyefendi'ye acil şifalar versin.Allahim onu ailesine,çocuklarına ve sevenlerine bağışlasın.(AMİİİİN)..

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 13 Kasım 05:37
01

Yaşar Akgül - Teşekkürler kardeşim...Ahmet bey kardeşimize de acil şifalar diliyorum rabbimden...selamlar

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 12 Kasım 13:28


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?