Sipariş parti’ye taşınmış politikacı

Şimdi buraya peşpeşe söylenmiş birkaç cümleyi alıntılayacağım. Kimin, kimi işaretleyip, kime söylediğini sonraya bırakarak, manasını anlamaya yahut kendimizce manalandırmaya çalışacağız. (Vazgeçme, diren. Zihin cimnastiklerine çok ihtiyacımız var.)

“Ne zaman dış politika ile ilgili bir konuda sayın Cumhurbaşkanı’na bilgi versem, hep aynı soruyu soruyor: Amerika’nın haberi var mı? Amerika ne diyor?”

Türkiye Cumhuriyeti’ni hayati önemde ilgilendiren bu cümleyi aynı kalıpta düşünerek biraz değiştirelim.

“Ne zaman yanına varsam, hep aynı soruyu soruyor: Takip edildin mi? Buraya gelmenden kimin haberi var? Gülmeni istemeyenler ne diyor?”

Alıntıladığımız cümlelerde bilgi alan ve bilgi veren iki ayrı kutup gibi algılanırken, benzerini ürettiğimiz cümlelerdeki iki kişinin ise, kader ortaklıklarına itiraz olmaz.

Mesut Yılmaz, Kenan Evren’i böyle anlatmış, kara demesek de, sarı mı desek bilmem, basınımızın kutusu ünlü gazeteci Yavuz Donat’a; yazmayasın kaydı ile...

Amerika ve Almanya’ya Kenan Evren ve Mesut Yılmaz’ın yanında seyahatlere çıkan sayın Yavuz Donat, “Dönemin Dışişleri Bakanı”nın bu sırrı paylaşması üzerine şöyle bir soru sormuş mudur derseniz, cevabımız hiç sanmıyoruz şeklinde olurdu. Sebepleri var ama yazmanın sırası değil. (Ben yorumdum hayat, gelme üstüme.)

“Bu bilgiyi Başbakanla, partili arkadaşlarınla ve hariciye teşkilatının üst düzey yöneticileriyle neden paylaşmadın da benim hafızama güvendin? Bana da yazma dediğine göre, ben bilsem ne değişecek, bilmesem ne değişecek?”

Vefatından sonra ünlendirilen bu Mesut Yılmaz cümlesini bir itiraf ve suçu hafif gösterme mazereti saysak bile, bedelini kim ödeyecek bunun?

O tecrübesini, saydığımız makamlarla paylaşamazdı Mesut Yılmaz. Çünkü kendi eksikliğinin, ezikliğinin bilinmesi bir yana, ortalığa, gazetelere filan saçılmasından çekiniyordu.

Bu ünlü cümleyi o gün onun ağzından duyduklarında o sorumlu kişiler, şu karşı soruyu mutlaka sorarlardı: Gelişi ihtilalle dahi olsa, ki biz de onun ihtilaliyle gelenlerdeniz, onu, Amerika’nın gözü, kulağı gibi algılamanı, bilmeni sağlayan başka deneyimlerin var mı? Mesela gizli ya da açık tüm kararlarımızın birer karbon kopyasını hemen onlara gönderelim mi dedi? Dahası, siz Hariciyenin başı olarak Amerika’nın haberi olmaması için aldığınız tedbirler neler? Ona anlattınız mı?

Bugün kolay, özürü mazeretinden hep büyük olmuş bir Mesut Yılmaz’a, Kenan Evren üstünden aferin kazandırmaya durmak.

Nasıl olsa Kenan Evren “Amerika’nın bizim çocukları” etiketiyle biliniyor şanlı Türk basınında. Oturur yazarlar da yazarlar: Amerika emretti, Kenan Evren yaptı. Our boys dit it. Duydukları bu imiş. Bir gün önce, yahut bir yıl sonra hangi cümlesini duymuşlar Beyaz Saray’ın? Yok! Kulaklarına fısıldanan desek daha doğru olur. Kenan Evren, Amerikalıların bizim çocuklar değdiği ise, öncekiler yahut sonrakiler kimin çocuklarıydı? Dost, müttefik, stratejik ortak dersek Amerika’ya, olmuyor muyuz yani. 12 Mart’ı CIA yaptı diyen Dışişleri Bakanı Çağlayangül, sonraki yıllarda o makama oturduğunda hesap mı sormuştu?

Demirel bakanlarının “çantamızı taşıyordu” dediği, komünizmin çökmesiyle boşlukta kalan solcu yazar, çizer, gazetecilerin “karizmatik lider” ilanlarıyla gölgesine sığındıkları ve bizim de yazılarımızda hep “ikinci adamdır” tespitini yaptığımız Turgut Özal’ın “üç adam” pişmanlığının baş rolünde Mesut Yılmaz vardı. 

Bir işadamımızın tavsiyesiyle Özal’la görüşmeye götürdüklerinde, aklında, “Galiba beni Kadıköy ilçe başkanı yapacak” ihtimali olan Mesut Yılmaz, taşınan politikacı olmanın eksikliğini ve ezikliğini yaşamış ve partisine de yansıtmıştır.

Bir ilçe başkanlığı hayalinden milletvekili, bakan, başbakan çıkaran Özal’ın tartma gücünün tartışılmaması ayrı konu. Biz zahmetsiz ve çilesiz üreyen politikacıların ülkeye katkısızlıklarına rağmen üfürülen yapılmalarına itiraz istiyoruz.

Rahmetli Erbakan’ın siyasi mücadele safhalarının hiç birini yaşamamış bir Mesut Yılmaz’ın, 28 Şubat’a karşı duramamasını ve başbakanı “Gelip bize kulis atması devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz” kostaklığıyla suçlamasını, devlet adamlığı etiketini hakettiğine yoranları boş vermek gerek.

Demokrasi ve hukuk mücadelesini “kulis” diye niteleyen devlet ciddiyeti uzmanlığı yapıştırılanın, başbakan olarak yurtdışına giderken, “pandomim” sanatıyla generalleri anlattığını da unutmamak gerek.

Ardından yazılanlardan bir cümle de Hürriyet’in yazarı Abdulkadir Selvi’den alalım. “Mesut bey askerin, kamuoyunun ve eşi Berna Hanım’ın baskılarını dikkate alarak, Refah Partisi’yle koalisyon hükümeti kurmaktan vazgeçti.”

Yazarın kamuoyu dediği, yazdığı gazetenin bağlı olduğu kartelin “ FETÖ’yü tv kanalına çıkartarak “Gitsinler” dedirtmesidir. Asker ve eş baskısı da vardır Mesut Yılmaz’ın demokrasi anlayışında; bu da kabul. Lakin bu vazgeçme kararında partisi nerede, partisinin yetkili kurulları, teşkilatları nerede, sorusuna da bir cevap aranmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanlık makamına üç kez oturan Mesut Yılmaz’ın, bu sıfatı taşırken yüz yüze görüştüğü F.Gülen’i ancak 15 Temmuz’dan sonra tanıyabilmiş olması da manidar.

“O çok mütevazı, çok saygılı, her sözünü tartarak konuşan insanın böyle bir terör örgütüne liderlik yapabileceğini o tarihlerde hiç aklımdan geçirmedim...”

Bu bir savunma mıdır? Yoksa elinin altına istihbarat kurumları da verilenin, beceriksizliğini, dahası göz yummasını saklaması, örtmesi midir? Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral’ın engellenen operasyonları şimdi burada çok yer tutar.

Daha da ötelerini düşünmekte serbestiz.

Diyelim ki Mesut Yılmaz’ın mütevazı, çok saygılı, sözleri tartılı kişilere zaafiyeti olduğunu çözmüşse birileri, ona yaklaşmanın bu kadar kolay olmasına sevinmişlerdir herhalde.

Bu savunma itirafnamesinin bir başka yüzü de var. Koruma içgüdüsünü tatmin için çok düşünülmüş ve kelimeleri özenle seçilmiş bu cümle ile ağırlıklarını atarken, birilerini de gölgesinde serinletmeye çalışmış.

“Ben de bir kandirilanım!”

Savunma tarafıdır, söz onlara düşmüşse, istediğini söylemekte serbesttirler. Lakin kandırılandaki saflık, merhamet, masumiyet hep bu mazeretle öne çıkarılıp “acıma”  beklenirken bir yanlışlığa da yol verilmekte ister istemez. Kandırana dev aynası tutmak desin insanlar buna.

“O tarihlerde hiç aklımdan geçirmedim!”

Başka tarihlerde belki geçirebilirdim diye anlaşılmayacak bu itirafın bir tek izahı var: Devlet aklını tavsiye edecek yahut devreye sokacak da yokmuş yakınında. O kadar kuşatılmışlar yani.

Merhum Mesut Yılmaz’la yakın ve sırlı ilişkileri olan gazetecilerin yazdıklarından destek alarak bir daha anlattık, yıllarca “Yavrum Mesut” sıfatıyla “The Şapgalı Baba”da mizahını yaptığımız ünlü politikacıyı.

Sırada bizden biri var.

Adnan Öksüz parlamento muhabirliği günlerindeki Mesut Yılmaz’ı yazmış; Millî Gazete’mizin 02 Kasım 2020 tarihli nüshasında, “Mesut Yılmaz” başlığıyla.

“Şanlıurfa’nın 23 delegesi o kritik kongrede oyunu Mesut Yılmaz lehine verince bir anda dengeler değişti. Mesut Yılmaz 21 oy farkla genel başkanlık koltuğuna oturdu. Başbakan ve parti genel başkanı olarak, Yıldırım Akbulut hem başbakanlık hem de parti genel başkanlık koltuğunu rakibi Mesut Yılmaz’a kaptırdı.”

Herkesin bir “tık” uzağındaki Adnan Öksüz yazısını böyle özet geçmemin sebebi, merak duygularına ateş düşürmek değil sadece bir hesaplaşmaya da çağrı olsun isteğimizdendir.

O 23 Şanlıurfa delegesi, 21 oy farkı yapan Mesut Yılmaz’a vermeselerdi oylarını... Mesut Yılmaz’ın hiç başbakan olmadığı bir Türkiye nasıl bir ülke olurdu?

Şanlıurfa’nın o 23 delegesini yönlendirdiği için ilk Yılmaz hükümetinde devlet bakanı sıfatını alan o milletvekilinin üç-beş hemşehri akraba tayininin ötesinde hangi hizmeti hatırlanır?

O milletvekili hangi hayali, hangi planı projesi vardı da Mesut Yılmaz’la delege pazarlığı yaparak kongrenin kaderini değiştirdi?

Onca İlahiyat Fakültemiz, onca sosyoloji kürsülerimiz var, her şehrimizdeki üniversitelerimizde.

Araştırma konusu, tez konusu yapılsa bu tür olaylar tek tek; neleri nerelerde kaybettiğimizi yahut kazandığımızı kolay anlamakla kalmaz, gelecek nesillere de hesap vermiş olurduk. O 23 delegenin sonraki duyguları da çok önemsenmeli. Sevinmişlerse sebebi, üzülüyorlarsa üzüntüleri kişisel mi yoksa ülke çapındaki bir yükten mi kaynaklıdır; bilsek hoş olurdu.

Diğer illerin delegeleri gibi oy vermiş olsalar da o 23 Şanlıurfa partilileri, özel konulu bir pazarlığa katılmalarını o günden sonra nasıl karşıladıkları, nasıl yaşadıkları bundan sonraki kongre delegelerince, hangi parti olursa olsun, doğru bilinirse öğüt yerine geçer iddiasındayız.

Gömlekleri yoksa da mizahçıların  emeği vardır üzerlerinde

Önümde 15 Eylül 1991’in “Yörünge” dergisi var. Mesut Yılmaz’ın ANAP’ın taze genel başkanı olarak katılacağı Ekim 1991 seçimlerinden bir ay önceki günler.

Derginin 44 ve 45’inci sayfalarındaki “Yörünge’den Temaşa”yı hazırlıyorum. Mizahın serbest olduğu mizahi fıkralarımızın dilden dile dolaştığı o sayfalardan üç fıkrayı günün anlam ve önemine binaen yörünge okumuşlara hatırlatmak, gençliğimize de belge vermek maksadıyla buraya alıyoruz.

“Özal diyor: İki gömleğim var. Biri bayramlık, biri idamlık.

Hemen cevap veriyor Demirel: Müfteri, şeref ve haysiyet celladı!

İpten, idamdan, celladdan sürekli bahseden bu adamların demokrasi istediklerine, demokrasiye taraftar olduklarına sizler inanıyor musunuz?

İhtilalci yetiştirmesi oldukları nasıl da belli.”

İkinci fıkramız ise hep yürürlekte olan iftira atma fiilinin ANAP versiyonu.

“ANAP’lı Fahreddin Kurt: RP’nin dış bağlantıları var ama, ispat edemiyoruz, demiş.

Sabah, akşam Bush bağlantısı olan ANAP.

Reklamcısını dahi dışarıdan bulan ANAP.

Hal böyleyken, RP’nin dış bağlantıları var diyor ANAP’tan bir Kurt.

Atalarımız yanılmış olamazlar. Bunların sonunun geldiği kesin. Ne diyorlardı onlar?

Eceli gelen Kurt köpeği cami duvarına...”

Üçüncü fıkramıza gelince... Bir gece emek vermiştim o satırlara. Dergiye vardığımda yine dizgideyken okudu arkadaşlarım. Kanaatleri bu fıkrayı patron sansürler şeklindeydi. Mizanpajın bittiği saatlerde teşrif eden patronumuz Temaşa sayfasından başladığı kontrolünde beklenen itirazı yapmıştı: Bu fıkrayı çıkarın.

İdare ve muhasebe müdürümüz, ki aileden biriydi (adını yazmıyorum) olanları izliyormuş. Müdahale etti!

“Bu fıkra girecek! Hayır derseniz ceketimi alır giderim, bir daha dönmem!”

Ne güzel bir andı. İçim içime sığmamıştı.

Her hafta yaptığım gibi “Yörünge’den Temaşa” sayfasını Millî Gazete’me taşıdım.

O “Menderes tavrı”nın insanını özlediğim bilinsin derken, neticesi fıkra bir daha okunsun istedik.

Mizah serbestliğini yaşıyordu ülkemiz.

“ANAP’ı tutan gazeteler, partilerinin seçim çalışmalarından şikayetçi:

- ANAP teşkilatı, çocukların sünnetleriyle vakit geçiriyor, diye yazıyorlar.

Halbuki, ANAP teşkilatı en iyisini yapıyor.

Seçimden sonra ellerine ne geçeceğini bildiklerinden ufak ufak alıştırıyorlar kendilerini!”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?