Sınanmak

İnsanın kendi varlığının farkına, bir adım daha bilincine varması birtakım çabaları gerektirir. İlk olarak düşünme ve duyma yetisini bu yönde harekete geçirmek suretiyle kendi varlığına bir anlam verme, bir amaç belirleme çabasından söz edilebilir. Ne var ki, istisnasız insan tanımı kapsamına giren her bir bireyin duyma ve düşünme yetisini tam olarak bu bağlamda kullanabileceği değerlendirmesini yapmak gerçekçi olmaz. Gündelik dilde söylendiği üzere “ot gibi yaşamak” hali de insan olmanın bir tezahürüdür ve çoğunlukla bu hâl yaygın bir şekilde kendini gösterir. Aslında böyle bir değerlendirmede ve yargıda bulunulurken, insan varlığına farklı bir açıdan bakmak suretiyle ona bir anlam, bir amaç da yüklemekteyiz. Söz konusu anlam ve amaç yükleme de, ayrıca bir başka anlamı ve amacı esas almak suretiyle meydana getirilebilir. Sözgelimi geçen yüzyılın İngiliz filozofu Bertrand Russell, özellikle Hıristiyanlığın, bu arada bazı ideolojilerin insan varlığına yüklediği anlam ve amaca yönelik olarak şiddetli eleştirilerde bulunurken, “aylaklık” deyimi bağlamında birtakım değerlendirmeler ve öneriler ileri sürmüştür.

Buna karşılık Descartes, Pascal ve Gazali, insanın kendi varlığı üzerinde duyup düşünmesine çıkış noktası olarak, açık veya örtük inancı, daha açık ifadesiyle dinin inanç ilkelerini almışlardır. Elbette kendi duyarlık ve düşünüm (Reflection) yeti ve imkânları ölçeğinde.

Fakat insan, kendi varlığından gayrı varlıklar ile birlikte, onlar ile bir arada, birlikte, velev ki karşı veya muhalif bir tutum içinde olsa bile, yaşamak durumundadır. Nasıl ki kendi varlığımızın anlam ve amacını ancak kendi duyum ve akıl, kısaca zihniyet imkân ve gücü ölçeğinde algılamak, kavramak durumundaysak, dışımızdaki varlıkları, onların ortam ve dünyalarını ancak böyle algılayabilir, kavrayabiliriz. Bütün bu çabalarımız, bir anlamda denemeler, deneyimler, gözlemler, kısaca sınama ve sınanmalar biçiminde sürüp gider. Ne var ki bütün bunlar da belli şartlarda, belli bir sürede, belli bir zaman ve mekân dediğimiz unsurlar içinde ve onlara bağlı, hatta bağımlı olarak gerçekleşirler.

İşte bütün bunların üstünde, bütün bunların anlam ve amacını belirleyecek bir süreç de söz konusudur, onu “sınanmak” şeklinde nitelendirebiliriz.

***

Belki ayrı bir yazıda üzerinde durulabilir gözükse de, şimdilik kısaca bir değerlendirmede bulunmanın da mümkün olabileceği kanısındayım. Salgın nedeniyle hayatını kaybeden Prof. Dr. Burhan Kuzu’dan söz ediyorum.

70’li yılların sonlarında, Sakarya Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’nde (SDMMA) asistan iken İstanbul Hukuk’ta da doktora çalışmalarına başlamıştım. İlk kuruluş adı İşletme Mühendisliği, şimdilerde Endüstri Mühendisliği olan bölümdeki sosyal içerikli İktisat, İşletme, Hukuk gibi derslere başta rahmetli Prof Dr. Sabahattin Zaim, Prof. Dr. A. Selçuk Özçelik giriyorlardı. İstanbul Hukuk’ta Anayasa Kürsüsü Tek ve Çift şeklinde bir ayrıma tabiydi. Sanırım Tek ayrımının başında Selçuk Özçelik olmak üzere Servet Armağan ve Burhan Kuzu bulunuyorlardı. Çift ayrımının başında Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Doç. Dr. Orhan Aldıkaçtı, Dr. Bülent Tanör vb. vardı. Tunaya’nın başında bulunduğu kürsü baskın bir nitelikteydi ve diğer kürsüye karşı iğreti bir bakış söz konusuydu. Hazırladığım bir seminer ödevinin sunumu bağlamında, sanırım üç saati aşkın şiddetli bir tartışma olmuştu.

Burhan Kuzu’ya bir süre kadro tahsisi yapılmamış, o da bu durumdan bir hayli sıkıntı yaşamıştı. Karşılaştığımızda en çok bu konuyu gündeme getirir, eleştirilerde, yakınmalarda bulunurdu. Ancak ya Yrd. Doç. ya da Doçentlik jürisinde bulunduğunu söz konusu ederek rahmetli Prof. Dr. Vecdi Aral, olumlu görüş bildirdiğini, ne yazık Burhan Kuzu’nun çalışmalarının yeterli düzeyde olmadığı değerlendirmesinde bulunmuş ve üzüldüğünü belirtmişti. Anladığım kadarıyla Burhan Kuzu, Kuvvetler Ayrılığı ve özellikle Türkiye’deki uygulamasında Yürütme Organı’nın, 61 Anayasa’sından itibaren güçsüz bırakıldığı görüşünü benimsemiş ve güçlendirilmesi gereği yönünde görüşler ileri süregelmişti. 2017 yılında yapılan Anayasa değişiklikleri bunun bir göstergesi sayılabilir. Ne var ki, Temel İnsan Hak ve Özgürlükleri, güçlendirilen ve adı bile pek açık ifadeye gelmediği için Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi şeklinde nitelenen yapı, devletin nitelik ve ödevlerini karmaşık bir hale dönüştürmüş bulunmaktadır. Bu konuların ayrıca ele alınması şarttır.

Allah taksiratını bağışlasın.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?