Sınırları aşmak

Sanat, düşünce ve bilim, kendi özel durumu itibariyle toplumsal ve siyasal alanları da göz önüne alarak, yeni söylemler, tavırlar, değişim ve dönüşümlerin ilk adımlarını atanlar, kurulu ve yerleşik olanın sınırlarını aşıp aşmama sorunuyla karşı karşıya gelirler. Çünkü kurulu ve yerleşik olan, sanat, düşünce, bilim ve hayatın diğer yönlerini her bakımdan kuşattığı için, farklı, değişik, kabullenilmemiş olarak gördüğü her şeyi aykırı, kendine tehdit olarak algılar. Bu algılamasını kimi zaman yabancı, kimi zaman yıkıcı, başkaldırıcı, kimi zaman düşman şeklinde tanımlar ve nitelendirir. Oysa sanat, düşünce ve bilim var oluşları, doğaları ve mahiyetleri gereği, bir yandan kurup yerleştirmeye çalışırken, öte yandan bunun yerine geçecek olanı da merak eder, yoklar, araştırır, ortaya çıkarmak için bütün dikkatini ve gücünü ona yoğunlaştırır. Bunu sanatın, düşüncenin ve bilimin doğasında içkin olan diyalektiği biçiminde nitelendirmek mümkündür. Mevlana’nın şimdi yeni şeyler söylemek zamanıdır mealinde dile getirdiğini bu bağlamda anlamak ve değerlendirmek yerinde olur.

Kurulu ve yerleşik olanın sınırlarını aşmak, bazen kendi içinde gerçekleştirilebileceği gibi, bazen de bütünüyle bu sınırların dışında yer alanın yeni baştan kurulması ve yerleştirilmesi şeklinde ortaya çıkabilir. Bu ikinci durumda “sınır” göreceli bir niteliktedir, dolayısıyla aşılması veya ortadan kaldırılmasından ziyade yeni bir sınır belirlenmesi söz konusudur. Sezai Karakoç’un Evrim, Devrim ve Diriliş kavramlaştırması bağlamında yaptığı irdelemeleri burada hatırlayabiliriz.

Benzer bir duyarlık ve düşünce geliştirme deneyimini Nuri Pakdil’de gözlemlemekteyiz. Batı Notları’nın sunumunda şu cümleler, bir anlamda konum belirlemeyi de içerir niteliktedir: “Bilinen gerçeklere yeni bir şey eklenmedi. Ama bunlar, uygarlık sorunlarımıza ilişkin hususlarsa, bu gerçeklerin sürekli yazılması ve üzerinde düşünülmesi zorunludur.” (Batı Notları, Edebiyat Dergisi Yayınları, Ankara 1972, s.5)

“Bilinen gerçekleri”, kurulu ve yerleşik olan şeklinde anlamakta bir sakınca olmamalıdır. Ancak, uygarlık sorunu söz konusu olduğunda, kaldı ki söz konusu olma yanında, nice bir zamandır, sadece Türkiye ölçeğinde değil, Müslüman halklar ve ülkeler bağlamında temelde devinen şey uygarlık sorunu olarak sürüp gelmiştir, hâlâ da sürmektedir.

Bir olgu olarak Edebiyat Dergisi’nin ortaya çıkışı, ilk bakışta sanat ve edebiyat görünümü izlenimi verse de, zaman içinde, araştırma, sorgulama, irdeleme vb. devinimler yoluyla, temelde yatan sorunun uygarlık olduğu bilincine vardırmıştır. Elbette uygarlık olgusunu salt edebiyat, edebiyatın belli bir açıdan algılanması, kavranması ve bu bağlam içinde ürünler ortaya konulmasıyla sınırlandırılamaz. Kaldı ki sanat ve edebiyat, içinde bulunduğu ve yeşerdiği dönem ve ortamın düşünce ve bilim alanındaki oluşumlarıyla, gelişimleri ve değişimleriyle kendi ölçek ve bağlamı içinde var olmak, varlığını sürdürmek, etkinlikte bulunmak durumundadır. Ne var ki, düşünce ve bilim alanlarında koşut bir oluştan, gelişmeden söz etmek yanıltıcı olur.

Sözgelimi Nuri Pakdil başta olmak üzere, Edebiyat’ta yayınlanan ürünler, öncelikle ve özellikle paydaş konumda bulunanlar veya gözükenler tarafından eleştirilmekle yetinilmeyerek, reddi hatırlatır tavırlarla karşılaşmışlardır. Bunların başında dile bakış, dilin kullanılışı, anlatım biçimleri yanında konulara yaklaşım tarzları, ele alınış biçimleri vb. gelmiştir. Sözgelimi Mehmet Kaplan, Erdem Bayazıt’ın Sebeb Ey’deki şiirlerinden hareketle “emek” olgusu bağlamında Edebiyat’ı Marksizm ile ilişkilendirmeye kadar vardırmıştı.

İşte bu ve benzer yaklaşımlar karşısında Nuri Pakdil, uygarlık olgusu temelinde sanat ve edebiyat anlayışını dirençle savunmaktan geri kalmamıştır. Dönem itibariyle bu tavrın ortaya konulup sürdürülmesinde Nuri Pakdil’in konumu her türden tartışmanın üstünde görülmelidir. Onun “anamalcı” nitelendirmesiyle kapitalizme, dolayısıyla emperyalizme karşı ortaya koyduğu ve ısrarla sürdürdüğü tutum yadsınamaz. Salt bu tutum, sanat ve edebiyat alanında olsa bile başlı başına onurlu, özge ve unutulmaması gereken bir niteliktir. Ancak Nuri Pakdil’i benimser gözüken iktidar sahiplerinin ilkel kapitalizmin uygulanmasına, dolayısıyla emperyalizmin istemlerine uygun bir tavrın ayırdında olmamaları, herhalde tarihi ironi şeklinde nitelendirilse de, onunla bağlantılı anlamına gelmez.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Covid-19 aşısı bulunursa yaptırır mısınız?