Sen insansın

Toprağın, suyun dilini çözen, tabiatın her zerresini analiz edebilen ve dünya dışında yaşam alanları arayan insanoğlu kendini tanıyabilmek için hiçbir çaba göstermiyor. Varlığında, nefesinde, ruhunda ve bedeninde gizlenen binlerce hikmeti görmezden geliyor. Fıtratıyla tanışmaktan ve kendini tanımaktan uzak kalıyor. Neden? Çünkü baskın olan kapitalist kültür fertlerin iç dünyalarını, ruhsal gereksinimlerini değil, maddi alanlarını, maddi kazanımlarını dikkate alıyor.

Büyük bir okyanusu andıran insan düşünen, konuşan ve akleden varlık olarak tanımlanır. Fakat insanı diğer varlıklardan ayıran ve mümtaz kılan birincil özelliği onun ahlaki değerlere sahip olmasıdır. Zira hayvanlar da hayatlarını idame ettirecek kadar donanıma sahiptirler ancak değerleri yok, içgüdüsel olarak hareket eder ve hiçbir sınır tanımazlar. Yani; beşere insan olma vasfı kazandıran güç, onun sahip olduğu değerledir ki, kişi bu değerlerden uzaklaştığında tehlike saçan bir varlığa, bir caniye dönüşür. 

Bilginin hikmetten ayrıştırılarak malumatlar yığınına dönüştürüldüğü bir çağın çocuklarıyız. Oysa bilginin hikmetten koparılması demek ahlakın sekülerleşmesi demektir ki, bu durum toplumları cehaletin kokuşmuş kulvarına sürükleyerek evrensel değerlerden uzaklaştırır ve ruhsal boşluğa, umutsuzluğa sürükler. Nitekim bugün seküler kültürün esintisine kapılan fertlerin envai çeşit manevi rahatsızlıklara maruz kaldıklarını ve bu rahatsızlıklardan kurtulabilmek için doğru bir reçeteye ulaşamadıklarını görmekteyiz.

Allah’ın koyduğu dengeyi bozmaya kalkan insanoğlu hayatın her alanında ifrata kaçıyor ve ne kadar çok şeye sahip olursa olsun karamsarlıktan ve göz açlığından kurtulamıyor. Seküler zihniyet ona ihtiyaçların sonsuz olduğunu empoze ediyor ve insan kendi türüyle bitmek bilmeyen bir rekabetin içine sürükleniyor.

İslam büyükleri insanın nimetler karşısında kanaatkâr olmasını, tevekkül etmesini, züht üzere yaşamasını tavsiye ederler. Fıtratımıza uygun olan bu dengenin korunması, peşinde koşturduğumuz huzur ve mutluluk için kâfidir. Allah insanı, evreni ve varlık âlemini bir denge üzerine yaratmıştır ki, bu dengeyi sürekli kılan iksir ise itidal ve adalettir.

Bir şeyin azı da fazlası da zarardır. Ancak seküler insan daha ziyade ifrat boyutunda yaşıyor ve her şeyin fazlasına sahip olmak, her şeyin en üst modeline ulaşmak istiyor. Bu durum rekabet ve israfın meşrulaşmasına ve yayılmasına neden oluyor. İsraf edilen her şeyde ihtiyaç sahiplerinin hakkı vardır ki, hak ihlali yapanlar bunun hesabını vereceklerdir.

İsraf sadece maddi kayıplara sebebiyet vermez, bunun yanında ruhsal ve bedensel dengemizin bozulmasına da yol açar. Nitekim son yıllarda aşırı beslenmeye bağlı olarak birçok kişinin obezite sorununa maruz kaldığını görmekteyiz. Aşırı tüketmenin ve obezitenin çağımızın getirdiği sorunlarla yakinen ilgisinin olduğu söyleniyor ancak ne olursa olsun hiçbir şey israfın bahanesi olamaz.

Günümüzde alışveriş bağımlılığı olarak görülen bir sorundan bahsediliyor. Bu kişiler iç dünyalarında yaşadıkları mutsuzluğu, kırılganlığı, yoksunluğu, sevgisizliği alışveriş yaparak iyileştirmeye çalışıyorlar. Peki, dünyada onlarca insan açlık sınırında yaşarken bu kişilerin kendilerini rahatlatabilmek için fahiş paralar harcamaları ne kadar adil? Ayrıca bu ne kadar işe yarar? Nitekim ruh hekimleri böyle durumlarda alışverişin sadece kişiye geçici bir rahatlık verdiğini fakat sorunu çözüme götürmediğini açıklıyorlar.

Varlığını sürdürebilmek için ekmeğe, suya, sevgiye ihtiyaç duyan insan bu gereksinimlerinin ihtiyacı kadarına ulaşmak zorundadır. Zira ihtiyacı karşılayacak miktara ulaşamadığımızda yoksunluk kaçınılmaz olur, ihtiyacı aştığımızda ise hayatımızı dengede tutan yapıtaşlarını yıkarak manevi yoksulluğa düşeriz.

Seküler kültürün mimarları yapıları gereği insanı özünden uzaklaştırarak tek boyutlu bir varlığa indirgemeye çalıştılar. Daha mutlu olmak için daha çok kazanmaya ve daha çok tüketmeye ihtiyaç olduğunu öne sürüp insanları israfa teşvik ettiler. Cerbeze mantığı ile hareket ederek toplumların zihinlerini uyuşturdular ve bütün dünya kaynaklarını sömürerek kokuşmuş kültürlerini birey ve toplumlara bulaştırmaya başladılar. Yeryüzünün köleleri olarak gördükleri toplumları istedikleri şekilde yönlendirip, sömürmeye hazır hale getirdiler. Bütün bunlar yaşanırken birbirlerini ötekileştirerek aralarına mesafeler ören Müslümanlar tehlikenin farkına varsalar da özlerine dönmekten ve bedel ödemekten kaçınıp onların maiyetine girdiler. Fakat biz şuna inanıyoruz ki, karanlığın en yoğun olduğu zamanlarda dahi hak ve adalet için bedel ödemeye hazır olan iyiler mutlaka vardır ve tarih bir gün bize onların seslerini duyuracaktır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Fatma Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Covid-19 aşısı bulunursa yaptırır mısınız?