Reklamı Kapat

Hastane odası

Sağlık sürdürülmesi gereken bir olgu. Bunu insan en iyi hastaneye düşünce anlıyor. Sağlığının kıymetini bilmek için bir süre kendinle baş başa kalma imkânı sunuyor hastaneler. Yürüyerek yaptığınız birçok şeyi sırt üstü yapmak zorunda kalıyorsunuz orada. Kesif bir ilaç kokusu odanın değişmeyen refakatçisi. Kız kardeş şefkatiyle her iniltinize koşan hemşirelerin şifalı dili havayı bir anda değiştiriyor. Damar yolu açmak için beşinci denemesinde bile pes etmeden kollardaki damar izlerini sürerken hiç pes etmeyen bir sükûnetli çaba var ellerinde. İnsanın iğneden canı yandıkça iğneyi enjekte eden ele dua ve teşekkürü artıyor.

Hasta insanın psikolojisi zayıflığını anlama, bir başkasının yardımına muhtaçlık ve sağlıklı iken sahip olunan şeyin ne kadar büyük bir şey olduğunu idrak gibi istasyonları dolaşıp duruyor. Odanın ışıkları kapanıp sessizlik dört bir yana hâkim olunca uzaktan bir türkü hafızanıza sürünüp geçiyor: “Hastane önünde incir ağacı / Doktor bulamadı bana ilacı / Baştabip geliyor zehirden acı / Garip kaldım yüreğime dert oldu / Ellerin vatanı bana yurt oldu.” Hastane odasında hayat bilginizi tazeleme imkânı yakalıyorsunuz, günlük hayatta lafın gelişi olarak birbirimize söylediğimiz “nasılsın?” sorusunun ne denli önemli ve derin bir soru olduğunu daha önce hiç fark etmediğiniz kadar kavrıyorsunuz. Sağlık mahdut bir zaman için kendini iyi hissetme halidir ki psikolojiniz, fizyolojiniz ve zihinsel dünyanız buna katkıda bulunup sadece imkân sağlıyor. Cihanda en büyük devlet sayılan sıhhat bizi bir süre idare ediyor, ama ebediyen bizimle olacağına söz vermiyor. Bu yüzden kimimiz sağlıklı kimimiz hasta. Bu sebepten dünyanın bir tarafı istirahat bir yanı hastane odası. (Sevgili okur, yeri gelmişken Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” romanını okumanı tavsiye ederim. “Zaten ben onu okumuştum” dersen, ben de “bir kez daha okumanda hiçbir zarar yok, lütfen yine oku” derim.)

ÖLÜM SOSYAL MESAFEYE UYMUYOR

Korona günleri hepimizi dar bir alana sıkıştırdı. Ölüm insanla arasında olması gereken sosyal mesafeye riayet etmiyor. Sanki yaşadığımız bir hastalık değil de ölüm pandemisi. İki insan eskiden bir araya gelince hayata dair bir sürü şeyden bahseder, konuşmalar sohbete sığmayınca, ertesi güne ertelenirdi. Neler konuşulmazdı ki? Falanca ile filanca arasındaki tartışmadan tutunuz da panellerin, sempozyumların ve de çalıştayların konularından firar etmiş bir sürü ayrıntı masaya yatırılır saatlerce hatta günlerce konuşulurdu. Çaylar tazelenir konu aynı bayatlığı ile sürüp giderdi. Bu konuşmalarda kimsenin bir arpa boyu mesafe almak gibi bir derdi yoktu. Filanca kitabın kapağı, feşmekanca şairin son şiiri, dergilerin tirajına kadar daha birçok şey gündemi işgal ederdi. Şimdi iki insanın bir araya gelmesi o kadar kolay değil, zira bu cesaret istiyor. Diyelim ki belli mesafe aralığında bir araya gelindi, fiziki mesafe ilişkilere de etki ediyor olmalı ki bir “nerede kalmıştık?” durumu zihinlere asılı kalıyor. Söze nereden başlamak gerektiği, neden şimdi o konunun konuşuluyor olduğu, şu karşıdaki arkadaşın maskeyi sanki covid için değil de yüzünü birilerinden saklamak için taktığı intibaı vermesine kadar bir sürü soru boşlukta yuvarlanıp duruyor. Bu arada bir şey daha dikkatimi çekti; oturup sohbet eden kişiler ayrılırken birbirlerine daha önce hep söyledikleri “görüşürüz” ifadesini hiç kullanmıyorlar.

Sanki herkesin bedenini bir korona virüs ele geçirmiş gibi. Bu mesafeli sessizlikte insanların gündemini ölüm ele geçirmiş gibi. Sosyal mecralar başta olmak üzere herkes her yerde ölen bir yakınından bahsediyor, sanırsınız ölüm kapımıza kadar gelmiş. Vefat ilanları, taziyeler, baş sağlığı dilekleri ve ölümcül hadiseler daha önce olmadığı kadar hayatımıza girmiş durumda. Ölümler ölümlere ulanıyor gibi. İrfan Çiftçi, Asım Gültekin ve Osman Akkuşak bu gündemin sadece üç ismi. Osman amcamızı da bu pandemi gündeminde dar’ul bekaya yolcu ettik. Nasıl hayat dolu, nasıl sohbet âşığı bir insandı o. Birkaç sene önce misafir olduğu huzurevinde kendisini ziyaret etmiş geniş bir söyleşi yapmıştım. Sadece “bunları yazma” dediği mevzulardan bir nehir söyleşi olurdu. TYB yıllığında Osman Akkuşak’la yaptığım bu söyleşi yayımlanmıştı. Meraklısı bu yıllığı bulup okuyabilir. Dünyaya bir huzurevi penceresinden bakar gibi baktı Osman amca. O pencereden bakarken aradığı huzuru ve mutluluğu inşallah Allah ona ahiret yurdunda ihsan eder. Allah rahmet eylesin.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

01

Serkan - Allah razı olsun Allah rahmet etsin Allah’a emanet olun inşallah

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 22 Eylül 12:19


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Covid-19 aşısı bulunursa yaptırır mısınız?