Reklamı Kapat

Erişim olmaktır ulaşmaktır değilse parsel parsel satmaktır

Millî Gazete’nin Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kurdaş, Ağustos ayının son günü bir başyazı yayınladı. “Sansür baskısına boyun eğmeyeceğiz!” diyen Kurdaş’ın yazısından bir paragrafı aynen alıyorum buraya.

“Belgeli 19 Saadettin İnan imzalı haberimize internet sitemizden artık kimse ulaşamayacak. Bilmelisin ki; bir gazete ve bir genel yayın yönetmeni için en zor ve en acı şey sansürdür. Biz biliyoruz ki, adı ‘erişim engeli’ gibi tuhaf bir şey de olsa, bu yapılan şey sansürün kendisidir. Darbe süreçlerinde bile yaşanmamış bir karartma yöntemi kullanılmış post-modern sansürdür ‘erişim engeli’ dedikleri. Yasak muhabire, gazeteye, habere değil aslında okuyucuyadır, kamuoyunadır. Erişimi engellemek, insanların gazete almasını, kitap almasını yasaklamaktan başka bir şey değildir. Haberin okunmaması için yapılan karartma, post-modern bir sansür uygulamasıdır.”

İnönü'yü zulümle aklamak...

Yaşadığımız günlerin iktidarının ürettiği ve adına “erişim engeli” ediği sansürün muhabire, gazeteye, habere değil, doğrudan okuyucuya , yani kamuoyuna olduğunu üstüne basa basa anlatan bu Mustafa Kurdaş başyazısını, tarihi bir belge olarak kabul eden insanlarımız hafızalarının da unutmayan kısmında kayıtta tutsunlar.

Ne yapmış oluyor AKP iktidarı, yönettiği resmi kurumlarda üreyen, üretilen haberlere “erişim engeli” koymakla?

Oyunu aldığı insanları, onları yönetici yaparak daha iyi bir Türkiye hayallerinin gerçekleşeceğini sananları “erişim engelli” yapmış oluyor! Hayatlarına müdahale etmiş oluyor. Bunu da yaşama şanslarının artmasına doğru orantıyla bağlayarak yapıyor. Ne kadar çok engelli olmak, o kadar çok yaşamak. Yani dışarıda yaşamak; sokakta, caddede, mahallende, benim dediğin evinde...

“Konuşursam yer yerinden oynar!”, “Konuşursam taş üstünde taş kalmaz!” gibi cümleleri basına yansıyan, hatalı üretim moduyla kenara çıkarılmış ve beceriksizlikleri tescillenmiş artık politikacıların, kendilerinde var olduklarına inandıkları bilgilere, “erişim engeli” koyduklarını daha baştan ilan ederken, umut olabileceklerini sanıp adı yeni olan parti arayışlarında olmalarıyla karıştırılmasın yahut paralel sanılmasın da isteriz, iktidarın, muktedir olmak testinin ürünü “erişim engeli”ni. Zira Millî Gazete’de yazılan ve tarihe kazınan Kurdaş başyazısında vurgulanan, adaletsizliktir, hukuk ihlalidir.

Ekonomik desteğe hep ihtiyaç duyulmuştur. (Temmuz 1960)

Millî Gazetenin, neden Millî Gazete olduğunu “erişim engeli” sınıfına alınan yeni tip AKP’lilere gücümüz yettiğince böyle anlatmaya çalışırken, geçmişten örnekleri de yeniden gözler önüne sermek ya da tekrar hatırlatmak istiyoruz.

Bugün insanımızın nasıl görülmek istendiğinin yanında, geçmişte nasıl göründükleri de bilinmelidir.

Her verileni yutan ve çok çabuk unutan değildi Türk insanları amma...

Olanlara bakmak lazım. Zira Eylül ayı, idamların yapıldığı aylardandır.

Adalete erişimin nasıl engellendiğini, kimlerin alet, kimlerin maşa olarak kullanıldığını bilmeden, bugüne nasıl ve nerden geldiğimizin idrakine ermek ve yaşadıklarımızın tahlilini doğru yapmak çok zordur. Dolayısıyla ünlü ve solcu yazarlarımızın kullanılma ürünlerini, kendi yayın organlarından bulup paylaşmak amacımızın altında, insanımızın “erişim engelli” yapılmasına isyanımız vardır.

“Düşüklerin en ipe sapa gelmez biçimde konuşanı Tevfik İleri, Meclis’teki muhalefete bakmış ve bir gün şöyle demişti:

- Meclis’i dikensiz gül bahçesine çevireceğiz!

Diken, muhalefetti.

Şimdi hepsi Yüce Adalet Divanı’nın önündeler. İşte özledikleri dikensiz gül bahçesi.”

En çok idam cezası veren hakimlerden oluşturdukları heyete “yüce” derlerse yücelteceklerini sananların başında gelenlerden Aziz Nesin, DP’nin Milli Eğitim Bakanı’nın dikensiz gül bahçesinden bahsetmesini işte böyle büyük suç saydırmıştır adalete erişim duyguları baskılanmış insanlarımıza.

Espri üretmede zalimlik

Yassıada’nın ilk gününü izleyen Aziz Nesin’in kin dağıtma arzusundan herkes nasiplendirilir.

“Köpek balıklarına hakaret olmazsa, bu düşükleri, köpek balıkları ailesine benzetiyorum. İçlerinden hangisi önce yaralanırsa, bütün suçları onun üstüne atıp, yaralı arkadaşlarını parçalayacaklar, yiyecekler.”

Yargılayıcılara akıl verme, taktik sunma da sayılacak bu ifadelerde yazar, acaba DP’yi, içinde hayat bulduğu CHP gibi sandığından böyle tanımlamış olabilirmi?

Espri üretmede zalimlik


"İdam"dan kurtulmanın yolunun "son çare" olarak gösterilmesi...

27 Mayıs’ın bir gün sonrasından başlayarak, Yassıada’da yargılamaların başlayacağı güne kadar, serpiştirdiğimiz çizgilerinden de görüleceği üzere idamlar isteyen “Kancı” solcu yazarların en ünlüsü Aziz Nesin’den aktarmaya devam ediyoruz.

1960’ın Eylül’ünde DP’lilerin astırmak maksatlı özel yayınların yapıldığı “Tef”te yazdıkları da şu:

“Türkiye’nin hakiki sahibi ve efendisi köylüdür.

İnönü’nün kitaplar dolduracak daha böyle pek çok özdeyişlerini hatırlarız.

Gelelim Menderes’e. Onun da özdeyişleri çoktur. İşte bir kaçı:

- Ben kendime sabık başvekil dedirtmem.

- Vatan bize borçludur.

- DP Meclis grubunun azaları! Siz isterseniz hilafeti bile iade edersiniz.”

1960’ın ihtilal günlerinde bunları yazan kalem, 1966’ya başlarken bakın neleri hatırlıyordu.

Milli Şef’in “Missouri” kabulünü hiç bir zaman ve hiç bir şartta çağrıştırmayacak bu suçların neticesinin bu ülkede idam olmasını peşin isteyen, yazarlık ve varlık sebebi sayanların en “kancı”larından Aziz Nesin’in “Milli Şef Faişizmi”nin kendi üzerine yansımasından da haberi olsun insanlarımız.

“ÜÇ SESLİ ÜZÜNÇ”

“1946 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde bir hücreye kapatıldım. Bana orda altı gün ekmek, yemek, su vermediler. Açlığımın beşinde gününün gecesiydi... Hücrelerin bulunduğu koridorda yanan sobada nöbetçi polisler ısınıyordu. Helâya çıkarıldığım zaman, nöbetçi polisin elli yaş sularında, sakalları uzamış, tombul bir adam olduğunu gördüm.

Kumar zevkleri bitmez...

Böyle bilirkişiye böyle içtihat

Helâya gidip gelirken hiç konuşmadık. Çok asık suratlıydı. Saç sobanın üstünde bir tayın kızarıyordu. Hücreme girerken kızaran tayının kokusunu duymuştum. Biraz sonra hücrenin örgütelli kapı deliği açıldı. Delikten, deminki tombul polisin eli uzandı. Elinde sobada kızarmış bayat tayın içini tutuyordu. Bana o zaman nöbetçi polisin kızarmış ekmek içi vermesinin, onun için ne büyük tehlike olduğunu, olaydan yirmi yıl sonra, bugün ne ben anlatabilirim, ne siz anlayabilirsiniz.”

1949 yılından da bir hatırası var mı adı anılan yazar kişinin, diye bir soru düşerse akıllara, evet deriz ve 1949 yılının Cumhuriyet Bayramında yaşanmış bir olayı da aktarırız kaleminden.

Basınımızın hakimlere de hakim olduğunun ilanı

Ankara’daki kutlamalara DP sahiplenmesini ve şahlanmasını arzu etmeyen Milli Şef iktidarı trenle büyük bir fabrikadan tezahüratçılar getirir. Fakat trenin yoldan çıkmasıyla taşınan işçilerden ölenler, yaralananlar olur.

“Yaralılar, Ankara garındaki Demiryolu hastahanesine kaldırılır. Yaralılar bağırıp inliyorlar. CHP ileri gelenleri, iki de bakan hastaneye gelmiştir. İnönü de hastaneye gelir. Yaralılar arasında bir baba-oğul da vardır. Baba, oğlunun ayağının koptuğunu öğrenince iktidarına da, törenine de sövüp saymaya başlamıştır. İnönü, adamın söylediklerini duymaz. Ama bir şey olduğunu sezer.

Yöresindekilere,

- Ne diyor? diye sorar. İnönü’ne verilen cevap şudur:

- Allah paşamıza ömürler versin, diyor, vatan oğlum da ben de fedayım... diyor.”

Selefine bak halefinin sefaletini gör...

Menderes’in örtülü ödeneğine 14 Mayıs 1950’den beri abone olunduğu ilan edilen “Akbaba”nın idam yanlısı “Kancı” yazarlarının önde geleni Aziz Nesin DP iktidarının, CHP’nin tren kazaları geleneğine sahip çıkmadığını böyle anlatırken, Cumhuriyet gazeteleri de durmaz, duramaz yerinde. “27 Mayıs’ın anlamı” üstüne Yunus Nadi armasını koyuverir. İşte, orada yayınlanan bir yazı, Atatürk’ü önce bir ruha benzetiyor. Bu ruh az sonra güneş oluyor. Güneş gebe kalıyor ve bir gece yarısı kızıllaşmaya başlıyor. Arkasından da mesut oluyor.Yazar onu öpmek istediğini söylüşdr. Bir daha beni yolumdan alıkoymak ha Atatürk’ümden ayırmak ha haha.” diye bitiyor.

Adalete engel konmuş günlerden, Millî Gazete’nin haberlerine “erişim engeli”nin konduğu günlere erdiğimizde yazdık biz bu yazımızı.

Asgari müşterekleri...

Yunan dümeni

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Covid-19 aşısı bulunursa yaptırır mısınız?