Reklamı Kapat

Tarihin dilemması

Herhangi bir varlığın, olgunun ya da olayın meydana gelmesinde, anlaşılmasında, açıklanmasında, yorumlanmasında, farkında olunsun ya da olunmasın, kendiliğinde zaman unsuru söz konusu olur. Bu da, tarih olarak adlandırılan olgu demektir. Özellikle insan ve toplum söz konusu edildiğinde, bunlar ile ilgili her etkinlik, yapılacak her türden çalışma, tarihe başvurmayı gerektirir. Sözgelimi, daha önce X mekânındaydı, şimdi Y mekânındadır. Mehmet efendi, etrafını çit ile çevirdiği toprak parçasında sebze yetiştirip satarken, beş yıl sonra büyük bir manav dükkanına sahip oldu. Ya da 1071 yılından çok önceleri, Orta Asya’nın çeşitli bölgelerinden göçüp gelen bazı Türk boyları, mesela Oğuzların Avşar, Bayat, Beydilli gibi boyları, aşiretleri vb. Anadolu’nun belli yerlerine binbir mücadelelerle yerleşmeye başladılar, buraları yurt edindiler. Yeryüzü ölçeğinde benzer olayları, durumları, hareketleri, değişmeleri birer tarih olgusu olarak zikretmek mümkündür. Kısaca tarihi olgunun kapsamına, insan ve toplum söz konusu olduğunda, sayısız olayları, durumları, faaliyetleri katmaktayız. Bu, insan varlığının ayrılmaz niteliğidir. Bundan dolayı, tarihi olgu insanın vazgeçemediği hem imkânını, hem de zaafını oluşturur. Yerine göre geçmişin imkânı, bugünün zaafı olabileceği gibi, geçmişteki zaaflar bugünün imkânını doğurabilir. Milletler, toplumlar, onların meydana getirdiği ürünler ya da verimler, yani kültürler veya uygarlıklar bu bakımdan tarihi olgu kapsamında öncelikli yer alırlar.

Fakat tarihi olgu, nasıl imkân sağlar, nerde zaafa dönüşür?

İşte sorunun “bam teli” burada ortaya çıkar. Bir başka ifadeyle, tarihi olgunun neliği, nasıllığı, niçinliği kaçınılmaz soruları beraberinde getirir. İnsanın içinde yaşadığı dünyada onu kuşatmış binbir türlü olgu söz konusu olduğuna göre, bu olgulara karşı onun tavrı nasıl olmalıdır? Doğal bir olgu olarak şiddetli soğuğa, depreme vb gösterdiği tepkiyi aynıyla tarihi olgu olarak nitelenenlere de gösterebilir mi? Gösterirse ne olur? Ayrıntıya girmeden tarihi sadece tarihi olgu olarak ele aldığımızda, onun insana sunacağı imkân daime yeterli midir? Üstelik tarih denilen düşünme alanında da olgu söz konusu olduğuna göre, tıpkı doğa alanındaki olguya yaklaşıldığı gibi ona da yaklaşılması yerinde olamaz mı?

Örnek vererek irdeleyelim. İbn Haldun, tasarladığı kapsamlı tarih çalışmasının amacını açıklamak maksadıyla salt “tarih” kavramı üzerinde durmayı zorunlu görmüş ve bu bağlamda “Mukaddime” olarak geriye kalan eseri meydana gelmiştir. Ancak tasarladığı tarihi tamamlayamamıştır. Bu eserde tarihi olgunun ne olduğu ve nasıl kavranıp açıklanması gerektiğini ele alıp irdelemiştir. Demek ki, salt tarihi olgu insanın ve toplumun anlaşılmasında her zaman yeterli ve açıklayıcı değildir. Onun belli bir yoldan gidilerek, belli ilkeleri gözeterek incelenmesi, irdelenmesi zorunludur. Batı düşüncesinde de tarihi olgunun ele alınmasını konu edinecek bir usulün, yöntemin ve bilimin gerekliliği, yaklaşık onyedinci yüzyılda ortaya atılacak ve tartışılacak, onsekizinci yüzyılda tarih adıyla bir bilimin varlığı kabul edilecektir. Bu arada, bilim ve felsefe alanlarındaki gelişmelere bağlı olarak tarihin, tarihi olgunun, tarih biliminin ve yönteminin ne olduğu, nasıl olması gerektiği bağlamında yoğun tartışmaların, çekişmelerin, uzlaşmaların birbirini izlediği belirtilebilir.

Tarihimiz, İslam’ı kabul edişimizden öncesi ve sonrasıyla, yoğun, özgün (mesela Türk boylarının önemli bir kısmının topluca İslam’ı kabul etmeleri gibi), olağanüstü, açıklanamaz, akılalmaz ve akılsızca vb. nitelikleriyle sayısız tarihi olguları içermektedir. Çoğunlukla, tarihi, tarihi olgular temelinde kavrama eğilimi ve yaklaşımı ağır basmaktadır. Fakat bilim olarak tarihi geri planda tuttuğumuzda, tarihi olgunun, o an için yeterli, yerinde ve faydalı görünmesine rağmen, karşılaşılan sorunun mahiyetini kavramada engel oluşturacağını pek hesaba katmamaktayız. Sözgelimi Selçuklu, Büyük Selçuklu, Osmanlı ve Timur (ki Osmanlı döneminden coğrafi bakımdan daha geniştir) dönemlerini sadece coğrafi bakımdan gözlemlediğimizde, bir an bile olsa şaşkınlığa düşmemek mümkün değildir. Ya da İspanya’ya bakarak Endülüs’ü, bir yönüyle hüzünle hatırlamamak söz konusu olamaz. Ne var ki, tarih bilimi, tarihi olgunun, doğal olgunun aksine, biricik olduğunu, tekrarlanmasının tarihi olgunun mahiyetine aykırı düştüğünü söylemektedir. Fakat tarihi olguyu, tarih bilimi bağlamında ele aldığımızda sayısız faydalar sağlayacağı gibi, hayati dersler çıkarmamıza da imkân verdiği çıkarımında bulunabiliriz.

Bu, bir yönüyle tarihin dilemması, ikilemi ya da çatışkısıdır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Okullar 21 Eylül'de açılmalı mı?