Reklamı Kapat

Batı dayattı bizimkiler üstüne yattı

Tantanalı törenlerle tanıştırıldık kendisiyle. Efsunlu kelimelerle, süslü cümlelerle ve de altın tepside sunuldu bize.”

Gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kurdaş’ın emeğinin, gayretinin, şevkinin ürünü ve Yeni Devir yayınlarının neşrettiği “Kod adı: İstanbul Sözleşmesi” kitabının arka kapağına yazılmış iki cümleydi okuduğunuz.

Muhalif olduğumuz ve bizim muhalif olmamızın da “Batı” yanlılarına dert olduğu İstanbul Sözleşmesi o cümlelerde işte böyle güzel anlatılmış.

Altın tepside” sundular demesi sevgili Kurdaş’ın, bana lise edebiyat dersinde kompozisyon yazdığımız Cenap Şehabettin’in bir tiryaki sözünü hatırlattı:

Altından kendini sakın. Zehiri teneke kupa içinde sunmazlar.”

Milli Görüş camiasının İstanbul Sözleşmesi’ne niçin muhalif olduğunu ve kabul edilmeme gerekçelerini bir bir tescillendirmiş Adnan Öksüz, 10 Ağustos 2020 tarihli gazetemizde Mustafa Kurdaş’ın bahse konu kitabını tanıtım yazısında.

Meclis’te grubu bulunan partilerce (AKP+MHP+CHP+İYİ+HDP) firesiz kabul edilen İstanbul Sözleşmesi’ni, AKP ünlülerinin “Okumadan imzaladık” mazeretlerini siper ederek değerlendirmeyeceğiz biz bu yazımızda. “Batı” yanlısı tanımına alarak “Milli” olmaktan biraz uzak gördüğümüz ve “Sol” medyanın bilen iddialılarını sorgulayarak ve itiraz ederek tartmaya duracağız.

Soru bir: AKP, hangi seçim beyannamesinde, ittifakçısı MHP’nin haricinde kalan ve iktidarlarına muhalefet eden partilerle, tek milletvekili oyu kaybetmeden bir araya geleceklerini ve birbirleriyle yarışır bir havada adı “İstanbul Sözleşmesi” olan bir “Batı” dayatmasını imzalayacaklarını beyan etmişlerdi?

Yahut ittifakcı MHP’nin var mı böyle bir taahhüdü? Ki onlar, af çıkaracağız dediler ve adını andığımız sözleşmenin önleyeceğine inanılan kadın cinayetleri sorumlularını salıverdiler.

Bu sorulardan maksadımız, iktidar partileri yetkililerinde bir cevap aramak değildir. Benzerlerini, tv 100 ekranlarından Temel Karamollaoğlu başkana karşı hatalı cümleler kuran saygın bilim insanlarına yönelteceğimizin işareti sayılsın.

Programcı Ahu Özyurt, oturumun konusu İstanbul Sözleşmesi’ne geldiğinde konuklarına, pek rastlamadığım bir hareket alanı çiziverdi; “Sayın Temel Karamollaoğlu’na hiç yakıştıramadım” hedefini göstererek.

Sonra da sazı sırayla aldılar sayın Prof. Dr. Emre Alkin ve sayın Doç. Dr. Erol Mütercimler.

Suçlamalarında hep kullandıkları ve kullanmaktan hiç bıkmadıkları Mustafa Kemal Atatürk adı da yegane silahları. Hem daha baştan kazanıyorlar iltifata tabi tutulmasını istedikleri Atatürkçülük avantajlarını. Kimsenin aklına da bir size mi kalmıştı, bir size mi aittir sorusunu düşürmeden hem de.

Önce Prof. Dr. Alkin hocadan bir cümle… Temel Karamollaoğlu programlarına konuk olduğunda cevap alamadığını iddia ettiği sorusunu yineliyor.

“Mustafa Kemal Atatürk’le davanız ne?”

Hangi programdır, gerçek midir bilmeyiz. Temel Karamollaoğlu veya bir başka Saadet Partisi mensubu böyle bir soru ile muhatap olursa, önce soru sahibini nezakete davet eder ve özetle der ki: Siz bir bilim insanı olarak böyle bir yargıya nereden vardınız? Bizim hangi icraatımız,  kendinizde gördüğünüz sorgulama hakkına yöneltti sizi? Biz, Kıbrıs’ta Türkiye’ye zafer kazandırırken de, haşhaş ekimini sağlayıp ABD’ye kafa tutarken de, ülke sathını elemanlarınızın temelini söktük sandığı fabrikalarla ve okullarla donatırken de Mustafa Kemal Atatürk’le davası olanlara karşı şanlı bir mücadele verdik.

Sayın Prof. Dr. Alkin hoca, 28 Şubat amirali Güven Erkaya’nın, bir askere taşıttığı rakı şişesi üzerinden Atatürkçülük yapmak istiyorsa, Kocatepe Muhribimizin kaybının böyle örtülemeyeceğini sayın Erol Mütercimler’e sorup öğrenebilir. “Devlet adamları yeniçerilere teslim olduğunda her şeylerini kaybederler” de diyen sayın Mütercimler’in bu sözü yetmese de o gecenin başbakanı Necmettin Erbakan’ın şanlı duruşunu ışıtabilir.

Yok eğer konu Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatmak olursa, her şeyin uzmanlığı yanında Atatürk uzmanı da olan sayın Prof. Dr. Emre Alkin’e, Temel Karamollaoğlu başkanımız 24 saat Atatürk anlatabilir. Bu bilinen bir şeydir. İşi vardır, muhatap almaz ayrı mesele.

Sayın Prof. Dr. Emre Alkin’in o tv programında sarfettiği ve bizim de bilim insanı etiketli hiç kimseye yakıştıramayacağımız bir cümlesine daha itirazımız olacak.

Programcı Ahu Özyurt hanımdan sözü aldıktan sonra Temel Karamollaoğlu başkanı Atatürk konuşarak standartları belli dinleyicilerine ihbar ederken kullandığı bir cümle vardı sayın Prof. Dr. Emre Alkin’in. Kadınların çalışmasını istemezler. Kahkahasından, sporundan, kariyerinden rahatsız olurlar diyordu. Sanki onların anneleri yokmuş veya kadın değilmiş, sanki onların eşleri yokmuş veya kadın değilmiş, sanki onların ciğer pareleri kızları yokmuş veya onlar kadın değilmiş suçlamasıyla puan kazanmaya çalışan sayın Emre Alkin’in, üniversitesinde partisinin kadınları Hitler faşizminden mülhem “ikna odaları” kurup, kızlarımızın okumak haklarını yok ederlerken nerede olduğunu bilmek isteriz. Yoksa o kızlar, bahsettiği kadınlardan değiller miydi?

Yakıştıramadığımız dediğimiz cümlesini sayın emre Alkin işte buralarda söyledi.

“Zannediyorlarki bunlar geçecek, şaka yaptık, diyecekler.”

Şaka yaptık” ifadesi, bizim gençlimizde sayın Emre Alkin’in de çocukluğunda Milliyet gazetesinin ürettiği ve kendilerini “solcu” zanneden gençliğe MSP mitinglerinde söylettiği bir iftira cümlesi idi.

MSP’nin 1973 seçimlerinde AP’ni geçmesini önlemeye çalışanlar, MSP kazanırsa dört kadın almak hakkı verecekmiş propagandasını yapıyorlardı. Tıpkı bugün konuştuğumuz ekrandakilerin kadın düşmanı ilanlarına benzer bir iftira.

Seçimden sonra ise hani dört kadın diye sorulduğunda “şaka yaptık” demiş MSP’liler.

Dört kadın”ı malzeme olarak iyi kullanan o günün solcu çevrelerinde yetişenler, bilim insanı sıfatı alsalar dahi, o günlerde kazandıkları kullanılmışlığı bugün hâlâ taşıyorlar.

 Bizim üzüldüğümüz nokta ise şudur: Biz o yılları konu edip ve yayınlarını önlerine koyarak yüzleşmeye oturmamışken, bu nasıl bir kin demeyeyim ama dışlamak duygusu ki, canlılığını muhafaza ediyor. İşimiz çok zor bizim.

Şimdi sazı biraz da sayın Erol Mütercimler’e verelim. Lakin onun Emine ve Sümeyye hanımlara ricasına hiç takılmayacağız. “Demokrasi ancak kadınlarla yaratılıyor” tezine, ikna odacı partililerinin kadın seçmelerini nasıl dayanak yaptığını bilmek istesek de…

1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakları verilirken, kotaya itiraz eden erkekleri “ahlaksız ve şerefsiz” olmakla itham eden sayın Mütercimler, Atatürk’ün bir sitemi olmamasına rağmen, ondan öne mi geçmiş oluyor kadın konusunda? Anlayamadık.

Türkiye’nin Irak, Afganistan, Suriye ve geri kalmış Arap ülkeleri gibi olsun arzusundakilerin varlığını biliyor idiyse sayın Mütercimler, niçin bir dilekçe yazıp vermiyor devletimize.

Kimin sayesindedir o ülkelerin bugün parça parça olmaları. Ya da öyle olmamaları için Türkiye ne yapmıştır? Muavenet zırhlımızı vuran ABD’ye Meclis’imizdeki gücüyle karşı koyan Refah Partisi’nin adını, katıldığı bir tv programında söylemekten çekinen ve Meclis’te bir parti hesap sormaya kalktı diyerek geçiştiren sayın Mütercimler’e, elbette bugün tv kanallarında Saddam fıkrası anlatan eşdeğeri aydınları sormayacağız; fakat o Afganistan’ın, Rusya’yı yenen yegane devlet olduğunu da biz biliriz.

Sayın Erol Mütercimler’in de konuşmasında var sayılabilir, sayın Emre Alkin’in “Şaka yaptık” kelimeleriyle vücut bulan hedef gösterme alanı. Sayın Mütercimler diyor ki: “Eşi hanımefendi de İngiliz, kendi de oralarda okumuş…” Temel Karamollaoğlu’nu bu cümlelerle anlatan sayın Mütercimler’in, onlara özenerek niyetlerini okumak gibi bir maksadımızın olmadığını özellikle belirtirken, Kur’an Kursları üzerinden suçlamaya da şiddetle karşı çıkarız. Mesulleri, Kur’an Kurslarına baskı ve yasak uygulayan siyasiler içinde arasınlar. Sanki iddialarına bir dayanak bulmuşlar memnunluğuyla çocuklarımızın mağdur edilmesini her konuşmalarına katanları, Çankaya’ya taşıdıkları Demirel günlerinde, bir gazete sahibinin 15 yaşındaki kızının Beyoğlu’nun eğlence yerlerinde uyuşturucu verilerek katledilmesine isyan etmişler, konuştukları tv kanallarında bir çift laf söylemişler de sanmasın hiç kimse.

Sayın Erol Mütercimler savunmalarının üzerinde duracağımız son cümlesine de geleceğiz. Atatürk’ün kütüphanesindeki kitapları Fransızca notlar düşerek okuduğunu vurgulamasına, Osmanlı, subayını böyle donanımlı yetiştiriyordu övüncümüzün üstünde fazla durmadan, onun Afgan kralı Emanullah’ın şahsında herkese söylediği “Kadınlara dokunmayın!” emrine muhalefet saymamızı İstanbul Sözleşmesini, burada ilan etmek isteriz.

Kadınlara dokunmayın diyen ve eşi Latife hanıma dokunmayan Atatürk’ü anlatırken sayın Erol Mütercimler’in kelimelerini el hareketiyle desteklemesini en son 28 Şubat günlerinde görmüştük… O yaramızı kanattı sayın Erol Mütercimler.

“Mustafa Kemal Paşa bilmiyor mu idi, Latife hanımın başörtüsünü çekip almayı?”

El hareketiyle de gösterilen o çekip alma işindeki olumsuzluğu “Latife hanım” adından mı kaynaklıdır yoksa tüm başı örtülü kadınlar gözünde canlandığından mı asabiyeti tavan yaptı sayın Erol Mütercimler’in, biz bilemeyiz.

Kadınlara dokunmayın diyen Atatürk’ü niçin 28 Şubat günlerinde hatırlamadılar gibi bir soruyu tv 100’ün konuklarına sormayı bu noktada gereksiz bulduğumuzdan, doğrudan Latife hanım adı geçmeden yazılmış bir Mustafa Kemal anısını hatırlatarak bitirmek istiyoruz İstanbul Sözleşmesi üzerine karınca kaderince yazdığımız bu yazımızı.

Artık yalnız gramofon dinliyor ve düşünüyordu. Biraz önce burasını neşeye boğan konuklar, yeyip içmişler, birer ikişer başlarını alıp çekilip gitmişlerdi. Hepsinin evinde bir bekleyeni vardı. Çoluğu, çocuğu, eşi, anası, babası.

Atatürk ise sadece düşünceleriyle baş başaydı. Koca Köşkte yapayalnızdı. Bu hal bana çok dokundu. Yalnızlığı öylesine hüzün vericiydi ki… Bir gece kendisini odasına çıkaracak bir adamı bile olmadığından acı acı yakınmış, ne kadar bedbaht olduğunu anlatmak istemişti.

Sabah olmuştu. Belki üç dört saat öyle kalmıştı. Günün ilk ışıkları ağaçlardan süzülünceye dek orada kaldı. Atatürk hâlâ çenesini yumruğuna dayamış, olduğu yerdeydi. Yavaş yavaş doğrulduğunu, ağır adımlarla Köşke doğru ilerlediğini gördüm. Ben de arkasından ağır ağır yatak odasına kadar yürüdüm. Sessizce odaya girdi.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Okullar 21 Eylül'de açılmalı mı?