Reklamı Kapat

Fransa ve Lübnan

Ortadoğu, her ne kadar coğrafi bir bölgeyi ifade etmek üzere kullanılsa da, sınırlarını belirgin olarak tesbit etmek birtakım güçlüklerle karşılaşmaktan kurtulmamaktadır. Kelimenin çağrıştırdığı ilk algı, doğudan batıya İran’dan Mısır’a, kuzeyden güneye Suriye, Irak’tan Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’a uzanan toprak parçasıdır. Doğuda Basra Körfezi, batıda Kızıl Deniz-Süveyş Kanalı kıstaklarıyla kuşatılmış olarak da düşünülebilir. Kuşkusuz, daha yakından ve farklı unsurları göz önünde tutarak Ortadoğu kelimesi ya da kavramının kapsadığı toprak yüzölçümü genişletilebilir. Sözgelimi Anadolu, Kafkasya bölgesi veya kuzey Afrika bölgesi gibi. O zaman tarih, özellikle siyasi tarih gibi disiplinlerin yaklaşımı öne çıkıp belirleyici bir işlev üstlenir. Mesela tarihçi Braudel “Akdeniz”i tarihi belirleyici bir kavram anlamı vererek Hint Okyanusu’ndan Atlas Okyanusu’na kadar olan coğrafya şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanım, bir anlamda siyasi tarihin mekânını da oluşturucu çıkış noktasına imkân verir gözükmektedir.

Gerçekten Ortadoğu kendine özgü, bu özgülüğü besleyen kanlı iktidar çekişmelerinin, “siyaset” olarak kavrandığı oluş ve yıkılışların mekânı olagelmiştir. Ortaya çıkışlarında sahip olduğu öz ve niteliklerin, çevreye yayılmaları halinde bu öz ve niteliklerin bütünüyle farklılaştıkları dinlerin, inançların, kültürlerin ve uygarlıkların da mekânı olmuştur Ortadoğu. Böyleyken, kendi içinde bir süre oluşturduğunu, yine kendi içinde yok edicisini de barındırmıştır. Çevresinde ortaya çıkan, büyük ölçüde de kaynaklık ettiği veya etkilediği oluşumları (inanç, düşünce, kültür ve uygarlık), bir mıknatıs gibi çekerek yine kendi anaforuna alarak bozmuş, çürütmüş, yok etmiştir. Fakat çekim merkezi olmaktan hiç geri durmamıştır.

Birkaç gün önce, Lübnan’ın, kendisinden daha çok tanınan başkenti Beyrut limanında, televizyon görüntüsünde bile cehennemi bir patlayış sahnesini çağrıştıran bir patlama meydana geldi. Patlamanın neden/nedenleri, kimin veya kimlerin bunu gerçekleştirdiği gibi soruların yol açtığı tahminler, tartışmalar, yorumlar yapıladursun, üzerinde durulmayan bir haber dikkat çekiciydi. Haberde özet olarak bir istek veya temenni dile getiriliyordu. O da şu: Lübnan, Fransa’ya bağlansın ya da Fransa, Lübnan’ın yönetimini üstlensin. İlk bakışta, afaki, rastgele, uçuk bir söz gibi görünse de, toplumsal, özellikle Lübnan veya Beyrut özelinde, böyle bir sözün ya da isteğin toplumsal bilinç altının dışavurumu şeklinde dikkate alınması bakımından tarihi arka planının varlığı hatırlanmak durumundadır. Gerçekten, Osmanlı İmparatorluğu’nda ticari ve siyasi ilk önemli ilişkiler Fransa’yla kurulmuştu (1535 ticaret antlaşması). Ayrıca, imparatorluk sınırları içinde yaşayan Hıristiyanlar, özellikle Katolik Hıristiyanlar ile ilgilenen devlet de Fransa olmuştu. Daha imparatorluk kurulup genişlemeden önce Fransa, Filistin, Lübnan ve Suriye’deki Katolikler (Maruniler) ile yakın ilişkiler içinde bulunuyordu. Hatta bazı yazarlar bu ilişkilerin Haçlı Seferleri’ne kadar geriye götürülmesi gerektiğini ileri sürerler. Birinci Haçlı Seferi (1095-1098) sırasında başlayan bu ilişki, Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254) esnasında bir belgeyle de kaydedilir. Fransa kralı IX. Louis (Saint-Louis) bu sefer sırasında önce Kıbrıs’a çıktığında oradaki, sonra da Filistin ve Lübnan’daki Marunilerden gördüğü yardımlardan fazlasıyla memnun kalınca, bütün Maruni emirleriyle din adamlarına bir mektup yollayarak Marunilerin Fransız ulusunun bir parçası olduğunu belirtir. Daha önemlisi, kendisinden sonra gelecek Fransız kralları adına, “Fransız himayesi” altına alındıklarını bildirir. Ondan sonra gelen krallar zaman zaman buna riayet ederler. Mesela 1649 yılında XIV. Louis, 1727 yılında XV. Louis tarafından bu durum teyit edilmiştir. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk görülen Katolik misyonerler Fransız papazları olacaktır ve Suriye’yle Lübnan’da çalışma alanı bulacaklardır. Elbette sadece misyonerlik faaliyetleriyle yetinilmeyecek okullar, daha sonraları Fransız dil ve kültürünü yaygınlaştıracak kurumlar da açacaklardır. Devletin çeşitli kademelerinde görev alacak birçok yönetici, düşünce ve sanat-edebiyat alanında etkin olacak birçok yazar Fransız eğitim kurumlarında yetişeceklerdir. Osmanlı İmparatorluğu topraklarının paylaşılması ve I. Dünya Savaşı sırasında Ortadoğu’daki gelişmeler ve olaylar ayrıca irdelenecek önemli bir konudur.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Okullar 21 Eylül'de açılmalı mı?