Reklamı Kapat

Pasajlar 17

40-Toprağa Değen El! Modern zamanlar insanın hikâyesinin başladığı yerde bitmesine pek müsaade etmiyor. Onun içindir ki insanın yaşamı bir yersiz-yurt...

40-Toprağa Değen El!

Modern zamanlar insanın hikâyesinin başladığı yerde bitmesine pek müsaade etmiyor. Onun içindir ki insanın yaşamı bir yersiz-yurtsuzluğa doğru sürükleniyor. Sürekli imkânların peşinde bir oraya bir buraya savrulup duruyor. Koşuşturmacanın içinde hayatın nasıl, nerede, ne şekilde aktığını fark etmiyor. Ülkemizde Anadolu’nun köyleri, kasabaları, küçük şehirleri bu durumun en bariz örneklerini teşkil ediyor. Artık Anadolu nüfusunun büyük bir bölümü batıda belli başlı birkaç şehirde yoğunlaşmış durumda. Kuzeyi, güneyi fark etmiyor hele doğusunu hiç saymıyorum bile. Buradaki şehirlerin bir kısmı verdikleri göç ile nerdeyse çoğu zaman şehir olma hüviyetlerini kaybetme tehdidi ile yüz yüze kalıyorlar.

Bu hareketliliğin en başta gelen sebebi olarak ekonomiyi söyleyebiliriz. Bununla beraber yaygınlaşan üniversite eğitimi ve bununla doğru orantılı gelişmeyen sektörel, kültürel ve zihinsel süreçler büyük işsizlik oranlarını ve de aynı zamanda tatminsizliği de beraberinde getiriyor. Ortaya çıkan bu işsizlik ile birlikte genç nüfusun enerjisi ve o enerjiden çıkması muhtemel üretim sinerjisinden de mahrum kalınıyor. İşsizlik oranlarında önemli bir yer tutan genç işsizlik; diploma ve doğru iş buluşması bir yana yeterliliklerin oluşumunu da engelliyor. Bu da genç ama yetişmemiş bir genç nüfus açığa çıkarıyor. Bununla birlikte kamu güvencesi tek dayanak olarak bu kitlenin can simidi olmaya devam ediyor, hali ile büyükşehirler bu güvence için bir bekleme odası haline geliyor. Bu bekleyiş zamanla kronik bir atalete dönüşüyor. Özellikle nüfusun en enerjik kesimini oluşturan gençler için kent hayatı ve onun renkli sunumu taşraya bakışı dolayısı ile toprağa bakışı olumsuz etkiliyor. Bu da toprağı terk etmenin bir başka gerekçesi oluyor.

Elbette göç için bir çırpıda daha çok sebep sıralanabilir. Ancak burada asıl meselemizin göç olmadığını belirtmek isterim. Meselemiz toprağın, arazinin boşalması meselesidir. Haliyle taşranın ayaklarının altından kayan zeminin hepimizin ayaklarının altını kaydırması meselesidir. Sadece doğaya sosyal medyaya hikâye üretmek, çeşitli fanteziler geliştirmek ve hamaset yüklü cümleler kurmak için giden bir tip ile, bir de ne kentin cilvesinden vazgeçebilen ne de toprağa hasretini bastırabilen bir başka tipin varlığı ise ayrı bir değerlendirme konusu. Bazen kısık sesle geri göç vb. dillendirilse de nasıl olacağı konusunda hiçbir çalışma yapılmaması bir defa böyle bir gerekliliğe inanılmaması ile alakalı olduğu gibi bir de yatırımların yaygınlaştırılması düşüncesinin bir türlü asli bir mesele olarak ele alınmamasından kaynaklanıyor. Oysa tarımsal kalkınma ve toprak ıslahı meselesi Cumhuriyet tarihi ile eş bir konu olarak önümüzde hep duruyor. Ancak bu konuda bir adım atılmadığı gibi giderek endişe arz eder bir hale gelmiştir.

Sürekli olarak beka meselesinin gündem edildiği bir yerde asıl beka meselesinin toprakların atıl, taşranın ise boş bırakılması olduğunu anlamak gerekiyor. Ve bu konuyu bir yönü ile ülkenin en önemli strateji konularından biri haline getirmek gerekiyor. Toprağın ihmal edildigi, taşranın boşaldığı bir yerde elbette zamanla kentler de hükmünü kaybedecektir. Konunun dramatik bir başka yönü ise kentliler için artık doğa=afet anlamı taşımaktadır. Özellikle göç alan büyükşehirlerde yağmur, kar vb. doğa olayları artık onlar için afetlerdir. Kent yaşamını felç eden bir felaket olarak algılanmaktadır. Ve onunla mücadele etmek birinci önceliktir. Belki de bu yuzden her bosluk hemen dökülen beton ile kapatılarak ona patronun kim olduğu gösterilmek isteniyor.

Bir de toprak emeğin, bereketin, sabrın, kanaatin, adaletin, dolayısı ile merhametin ve şefkatin de menbaıdır. Her şey kendi zaman döngüsü içinde vakti geldikçe olur. Beklemeyi, dinlemeyi ve duymayı toprakla öğrenir insan. Onun için kentler bunlardan yoksundur. Huzursuz, telaşlı, kavgacı ve streslidir. Neşesi kaçmış ve neşe bulmak için kurguya ihtiyaç duymaktadır. Oysa toprağın hiçbir yapaylığa müsaadesi yoktur. Turgut Cansever’in ifadesi ile; “İslam anlayışına göre toprak/mülk Allah’a aittir. İnsan onu işleyerek dünyayı güzelleştirmekle görevlidir.” Bu yüzden toprak üzerine düşünmek ve hareket etmek gerekir.

Doğduğu yerde doyan, toprağından vazgeçmeyen; ekip, biçen ve de üreten -ürettiğinin karşılığını alan, toprağı işlediği için desteklenen ve kıymetlenen - bir topluma ihtiyaç var. Toprağı yeniden canlandırmak ve güçlü bir konuma gelmek için tarımsal ıslah ve yatırım düşüncesine ihtiyaç var. Uzun soluklu ve sabır gerektiren bir yolculuktur bu. Nitekim tarım çiftçisini mutlu edecek adımlara acil ihtiyaç var. Toprağında var olma mücadelesi verenleri el üstünde tutmak, üzerlerine titremek en doğrusu olacaktır. Toprağa değen el hayatı güzelleştirmez mi? Bir de bu zamanda en sadık yâr o değil mi? Boşuna mı demiş Âşık Veysel: “Benim sadık yarim kara topraktır.” Hoşça bakın zatınıza...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Covid-19 aşısı bulunursa yaptırır mısınız?