Davet

Davet, tebliğ ve irşad müteradif kelimelerdir, eş anlamlı kavramlardır. ‘Emri bil maruf nehyi anilmünker’ demektir. Aynı zamanda kavli cihat da dediğimiz bu faaliyetler Allah’ın emri olup toplumun bozulmaması için ihmale gelmez bir vecibedir. İnsanları Hakk’a davet etmek, doğruyu yanlışı anlatmak, tehlikelerden uzak tutmak, yoldaki işaretleri anlatmak… toplumun ıslahı ve ihyası için ciddi bir ihtiyaçtır.

Lakin bu çok mühim görev günümüzde yeterince yapılmıyor maalesef. Bu ulvi görev o kadar azaldı ki, neredeyse hiç yapılmamaktadır. Günümüzde irşat faaliyetleri, münkere bir şekilde müdahale, büyük oranda yok olmuş durumdadır. Yapılan cüzi faaliyetler de yok hükmündedir. İnsanları Hakk’a davet etmek, yanlıştan vazgeçirmek, bir zorunluluktur. Bu tebliğ görevi, bir mecburiyet olmasına rağmen, iman gibi, salih amel gibi bir kurtuluş vesilesi veya ceza nedeni olan bir görev ve farz bir ibadet olduğu halde, en çok ihmal edilen bir alandır maalesef.

Bu çok önemli ve farz olan davet görevi, günümüzde ne durumdadır diye baktığımızda, yukarıda da kısmen söylediğim gibi, bu olumsuz manzarayla karşı karşıya olduğumuzu üzülerek ifade etmeliyim. İslam toplumu içler acısı bir durumdadır. Münkere müdahale etmek, bir şekilde uyarmak neredeyse hiç kalmadı. Ümmet, pek çok önemli konuda olduğu gibi DAVET ve İRŞAT konusunda da duyarsızlaşmaya başladı. Vurdumduymaz bir toplum haline geldik maalesef. ‘Emri bil maruf ve nehyi anilmünker’ yapılmıyor/ yapılamıyor artık. Bunun pek çok nedeni vardır. Bazen uyarma ve uyandırma görevinizi yaparken, tacizci olabiliyorsunuz, çıkarılmış bazı yasalar yüzünden cezalandırılabiliyorsunuz. Erkeğin beyanı hiçe sayılırken, sadece hasımın beyanı esas olunca bazı konularda, davet işi de cesaret ve büyük fedakârlık işi oluyor. ‘Emri bil maruf ve nehyi anilmünker’ işini engelleyen, olumsuz etkileyen başka pek çok neden daha sayılabilir.

Eskiden tebliğ cemaatleri vardı, dağ bayır demeden, şehir şehir, ülke ülke dolaşırlardı. Anlatmak için heyecan ve muhabbet vardı. İslam’ın güzellikleri anlatılırdı. Hoş sohbet meclisleri çoktu. Davet, irşat ve tebliğ için köyler gezilirdi. Bu davet konusu, en önemli işlerden birisiydi. Ne oldu bize bilmiyorum? Yoksa ben mi karamsar tablolar çiziyorum? Bu çalışmalar gerçekten bitti mi, yoksa var da biz mi duymuyoruz, görmüyoruz? Onu da bilmiyorum. Pakistan, Hindistan, Bangladeş bölgesinde özellikle ciddi tebliğ cemaatleri vardı ve çok güzel çalışmalar icra ediyorlardı. Bunlar dünyanın pek çok yerine tebliğ için gider, dolaşırlardı. Uzun sakallı, genellikle özel kıyafetleri ile seferler yapıp, çoğu zaman camilerde kalırlardı. Ayrıca İhvan’ın davet konusunda ciddi çalışmaları ve faaliyetleri vardı. “Davet Fıkhı” kavramı belki de sadece bu hareketin içinde ifade edilmektedir. Milli Görüş’ün her iki cümlesinden biri CİHATTIR. Söz ile yapılan cihat, mal ve bedenen yapılan cihat gibi çok makbuldür, zorunlu olup iradi değildir. Ancak bu ve benzeri cihadı hareketlerde bile bu konunun çok zayıfladığını veya çeşitli nedenlerle etkisizleştiğini söylüyorum. Diğer cemaatlerde ise daha ziyade başka konular işlenmektedir, Kur’an eğitimi, iman hakikatleri… gibi… Cihad, davet… gibi konular fazlaca yer almaz.

İrşad faaliyetleri yeterince yapılmadığı için toplum olumsuzluklar anlamında, ahlaki yozlaşma konusunda büyük bir dejenerasyona uğramıştır. Edep ve haya azalmış, özellikle aileleri bilerek ve isteyerek bozma ve ifsad etme çalışmaları hız kazanmıştır. Oto kontrol mekanizması ve müeyyideler kalmayınca, bireyler daha cesur davranmaya başlamış, başkasını da daha kolay bir şekilde, menfi etkileme ve ahlaken bozma gayretleri artmıştır. Malum olduğu üzere nefis ve şeytan da boş durmayınca toplumda hızlı bir tefessüh ve değerlerimizden uzaklaşma süreci başlamış oldu. Efendimiz’in (sav) meşhur hadis-i şerifi uygulanmıyor artık büyük oranda: “Sizden biriniz bir münkeri gördüğünüzde, onu eliyle düzeltsin, gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğz etsin, kızsın. Bu da imanın en düşük mertebesidir.” buyuruyor. Müdahale kalmadı, ikaz kalmadı, hatta buğz etme, kızgınlığını hissettirme bile neredeyse kalmadı. Zina bile suç olmaktan çıkınca, hiçbir müeyyide ve toplumun otokontrol mekanizması da kalmayınca her şey kontrolden çıktı, birey ve aileler ve dolayısıyla toplum tanınmaz hale geldi, özünden, fıtratından koptu/ koparıldı maalesef.

Peki niye bu hale geldik, bu işin nedeni nedir, niye davet ve cihat görevi yapılmıyor artık veya çok az yapılıyor? Bunun nedenlerini incelediğimizde, yukarıda da kısaca değindiğim gibi birçok etkenin var olduğunu görüyoruz. Tesbit ettiğimiz sebeplerden birkaç tanesini burada sıralamak isterim:

1- İman noktasında bir zafiyet söz konusu. İşin temeli imandır. Özellikle ahirete iman konusunda ciddi sıkıntılar olduğunu düşünüyorum. Bu konuda “Ahirete gerçekten inanıyor muyuz?” diye sormadan edemiyorum. Ahirete inanıyormuş gibi mi yapıyoruz? İman konusunda ciddi sıkıntılar olduğunu görüyorum. Birincisi bu.

2- Düşünme ve tefekkür melekemizi kaybettik. Tefekkür, teakkul, tezekkür... gibi kavramlar ve ilkeler dinimizce çok önemsenmiştir. Bu terimler Kur’anî terimler ve kavramlardır, Kur’an’ın çok önemli ifadelerdir. Niye düşünmüyoruz diye baktığımızda da, en büyük neden olarak, okumama problemi olduğunu görüyoruz. Okuyan düşünür, okumayan düşünemez. Bizler okumuyoruz ve neticede düşünmüyoruz. Böyle olunca da gerçekleri, sıkıntıları ve çözümlerini üretemiyoruz. DAVET etme, Hakk’a çağırma melekesini kaybetmiş oluyoruz. Böylece gaflet, topluma hâkim oldu. Dava şuuru gibi önemli olgular neredeyse hiç kalmadı. Boş, gereksiz, malayani ve hatta zararlı şeylerle zaman heba edilir hale geldi maalesef.

3- Haram lokma kişinin fıtratını bozar. Hücrelerini altüst eder. Amaçsız, hedefsiz, duygusuz ve ruhsuz bir neslin doğmasına sebep oldu. Davada heyecan da bırakmadı. Can boğazdan geçer, boğazdan geçen gıdalar ruhu şekillendirir. Ancak beslenmemize toplum olarak dikkat etmiyoruz. Market raflarından aldığımız gıdaları incelemiyoruz. Bu haram lokmalardan dolayı birçok maddi ve manevi hastalık oluşunca DAVET işi de tabiidir ki akamete uğramış oluyor. Haramdan oluşan can ve kan, davetten ve irşattan uzak olur, dava ve cihat alamete uğrar.

4- İnsan sosyal bir varlıktır. Çevresini, dost ve arkadaşlarını seçerken dikkat etmelidir. Yüce Allah (cc): “Sadık insanlarla beraber olunuz” emrini vermektedir. Sadık ve salih insanlarla kalkıp oturmak, canlı ve uyanık kalmayı sağlar. Esansçıya gidersen esans kokarsın, körükçüye gidersen duman kokarsın diye bir söz vardır. Davet işinin yapılabilmesi için önce kişinin dava bilincini kazanması lazım. O ruhu, o heyecanı taşıması lazım. Çevre, dost ve arkadaş kişiyi büyük oranda etkiler.

5- Ümitsizlik ve ye’s, insanın mücadele azmini kırar, kişinin moral ve motivasyonunu azaltır. Olumsuzlukların, haram ve kötülüğün çok hızlı artması, insanları korkutmaktadır. Umutların yıkılmasını sağlıyor, ümitsizliği getiriyor. Bu olumsuzluk tablosu içerisinde, davet işi de olumsuz etkileniyor. Mücadele azmi kırılıyor ve kişi duyarsızlaşabiliyor.

6- Davete muhatap olan kişi veya grupların, verebileceği tepki korkusu. Bu endişe ve korku, tebliğ ve davet işini aksatabilir. Davetçi, sert bir tepki ile karşılaşabileceğini düşünerek uyarma ve tebliğ konusunda ciddi tereddütler geçirebilir. Son zamanlarda çıkarılan sözleşme yasalarda bu konuya büyük oranda hizmet etmektedir. Bazen davet, taciz iftiralarına dönüşebiliyor, bir kadının beyanı kişiyi yıllarca evinden, ailesinden uzaklaştırıp cezaevlerine sokabiliyor. (İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı kanun, ETCEP, CEDAW vs…)

7- Ayrıca ifsad edenlerin gücü ve çokluğu da davet işinde menfi olarak müessir olabilir. Bunların güçlü olması korku ve endişe oluşturabilir, davet işini zedeleyebilir.

Bunların dışında başka sebepler de sayılabilir. Ancak bunlarla iktifa etmek istiyorum. Asla unutulmamalı ki her Kabil’in bir Habil’i, her Firavn’un bir Musa’sı vardır ve olmalıdır. Tarih boyunca Hakk’ın ve batılın temsilcileri olmuştur ve olacaktır. Batıla karşı koyma mücadelesi her zaman ve her şeye rağmen olmak zorundadır. Kötülüğe engel olmak bir tercih değil, bir mecburiyettir, görevdir, farzdır. Şair, “Ye’s öyle bir bataktır ki düşersen boğulursun” diyerek ümitsizliğin tehlikelerini çok güzel ifade etmiştir. Herkes görevini yapar, kimisi ifsad eder kimisi ıslah eder, kimisi yıkar kimisi inşa eder. Biz müfsid ve bozguncuları uyarmakla mükellefiz. Sonuçtan değil, davet görevimizden sorumluyuz. Yüce Allah (cc), Efendimiz’ebile, “Ve maaleykeillelbelağ” “Sana düşen ancak tebliğdir” buyurarak, hidayetin ancak Yüce Allah’ın elinde olduğunu bizlere bildirmiştir. Ayrıca bu mücadelede korku ve endişeye de mahal yoktur. ‘Daha çok korkmaya müstahak ve layık olan varlık ancak Yüce Allah’tır’ ayeti ortada iken bizim sadece O’na (cc) güvenip tevekkül etmemiz gerekmez mi? Elbette gerekir. “Allah cc bize kâfidir, O ne güzel vekildir” dememiz ve buna hakkıyla iman etmemiz gerekir. Bu dava, Hakk ile batılın, tevhid ile şirkin mücadelesidir. Mühim olan bizim nerede olduğumuz, hangi safta yer aldığımızdır. Esas görevimiz batıla karşı koyup Hakk’ı üstün tutmaya çalışmaktır. Bir şiirimizde şöyle diyoruz:

“Hak geldi mi batıl zail olur elbet, Hakk’ı sen tutup kaldıracaksın, sa’y et”. Rabbimin razı olmadığı işleri yapmamak ve yaptırmamak ve sadece O’nun rızasını gözetmektir esas amaç ve gayemiz. İnsanlığın hidayeti konusunda telkinlerde bulunmak ve Hakk’a davet etmektir görevimiz. ÜstadN.Fazıl Kısakürek: “Oluklar çift birinden nur akar diğerinden kir.” diyerek bu iki yolu ne güzel şiirleştirmiştir. Saf belirlemek, peygamberlerin, şehit, salih ve sadıkların yolunu izlemek, kötülerle ve her türlü kötülükle mücadele etmektir bizim işimiz. Bu mücadele her türlü araçla, siyaset ve yönetimle, DAVET, TEBLİĞ VE İRŞATLA yapılmalı, eğitimle yapılmalı, aileyle, okulla, basınla… yapılmalıdır.

Bu konu çok mühimdir. Asla ihmale gelmez. Görevini yapmayan hüsrandadır buyuruyor Cenab-ı Hak. Yukarda belirttiğim ve davet işini olumsuz etkileyen hususlara takılmadan, bu Rabbimin verdiği bir görevdir diyerek cihadımızı sürdürmek zorundayız. “Düşman uyanıkken uyumak maskaralıktır.” diyor merhum Mehmet Akif. Şehid El Benna’nın ifadesiyle, “İşimiz çok, zamanımız az” diyorum.

Rabbim bizlere, söylediklerimizi yaptırmayı nasib etsin inşaAllah. Mevlam bizleri hayırda yarışanlardan eylesin, ihlas ve samimiyetten ayırmasın.

Cenab-ı Hakk’ın DAVET VE İRŞAT konusundaki talimatlarıyla sözlerimi bitirmek istiyorum: “Asra yemin olsun ki bütün insanlar hüsrandadır. İman edip salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç.” ASR SÛRESİ

“Rabbinin yoluna hikmet ile ve güzel öğütlerle DAVET et. Onlarla en iyi bir şekilde mücadele et” Nahl: 125

“Sizden öyle bir topluluk olsun ki, iyiliği emretsin, kötülükten de men etsin.” Ali İmran: 104

Sadakallahul Azim. Selam ve dua ile…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Abdurrahman Sevgili - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?