Reklamı Kapat

Ritüellere hapsolmuş bir din olur mu?

İslâm, dini hayatın her alanına müdahil olan bir dindir. Sadece belirli ritüellere hapsedilmiş, yaşama müdahale etmeyen bir dinin evrensel olması da i...

İslâm, dini hayatın her alanına müdahil olan bir dindir. Sadece belirli ritüellere hapsedilmiş, yaşama müdahale etmeyen bir dinin evrensel olması da imkânsızdır. Bu sebeple İslâm’ın doğuşu,  gelişimi ve geçirdiği evreler incelendiği zaman görülecektir ki, İslâm, kültürel, siyasal, ekonomi ve hukuk alanlarına ilişkin düzenlemeler getirmiş; yaşamın her aşamasını kontrol altında tutan bir din olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple dünyanın tamamını kontrol etmek, hayatın her alanına müdahale etmek, dünyada hakkın ve adaletin hâkim olduğu bir sistem kurmak hedeftir. Bunun adı “İ’lây-ı Kelimetullah”tır.

Evrensel bir dinin hayatın her alanına müdahale etme hedefinden daha doğal ne olabilir ki? Meşruiyetini İlâhi vahiyden, mutlak güç ve kudret sahibi yaratıcıdan alan bir dinin mutlak hâkimiyet için emirler vaz’ etmesi ve hâkimiyetini tesis etmesi tam da İlâhi bir din olduğunun delilidir. Zira hayata müdahale edemeyen, dini ritüellerden başka etkinliği kalmamış bir din anlayışı, aciz bir din anlayışıdır. Bugün insan eliyle ideolojiler oluşturulup, yeni sistemler geliştirilirken, sonradan yaratılan aciz insanlar kendi sistemlerinin hâkimiyeti için her türlü yolu denerken, İlâhî kaynaklı bir dinin böyle bir hedef taşımasına şaşılmamalı. Asıl, bu hedefte olmayan bir din varsa hayretle karşılanmalıdır.

Dinin sosyal, siyasal ve hukuk alanlarından dışlayarak yaratıcıyla birey arasına hapsedilmesi, Batı’da reform hareketleriyle birlikte başlayan ve kilisenin din adamlarının üzerindeki tahakkümünü ortadan kaldırmak için ruhban sınıfını etkisizleştirmesinden sonra Aydınlanma Hareketleriyle birlikte dinin hayatın tüm alanlarından tasfiye ve tecridi şeklinde devam eden bir sürecin sonucudur.

Dinin sosyal, siyasal ve hukuk alanlarından dışlanmasından sonra, dinin boşalttığı alanı “insan aklıyla” doldurarak yaratıcının otoritesinin yerine insan otoritesini hâkim kılan anlayış, bu alanı kendi hevâ ve heveslerine göre dizayn ederek devam etmiştir. Sonuçta bu anlayışa göre din “yaratıcıyla birey arasında kültürel normlara dönüşmüş ve temsiliyeti sadece ritüellere” hapsedilmiştir. Yaratıcının hükmetme yetkisi gasbedilmiş, yaratıcının affetme yetkisi de Hümanizm’le insana aktarılmıştır.

Yerlerin, göklerin ve bütün bir kâinatın mülkünü elinde bulunduran, milyarlarca yıldızı, gezegeni ve galaksileri yaratan; karada ve denizde yaşayan yüzbinlerce canlı türünü en mükemmel şekilde yaratan, her an yaratmaya devam eden, mükemmel şekilde idare eden; kısacası yerde ve gökte ne varsa kendisine ait olan, kendisine itaat ettirmesi “ol” demesi kadar kolay olan Allah-ü Teâlâ’nın yarattıkları üzerinde hâkimiyetini kurması tam da yaratıcı-kul denkleminin gereğidir.

Allah’ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir” (İnsan/Dehr, 30) ayet-i kerimesi, Allah-ü Teâlâ’nın bütün âlemi ihata ettiğini, sadece dinî hayatı değil, hayatın her alanını kontrol altına aldığını, her alanına müdahil olduğunu, yaratılıştan tekâmüle eriş ve ölüme kadar her evreyi kontrol ettiğini anlatır. Yine Mülk Sûresi 1’inci ayette, “Hükümranlık (mülk) elinde olan Allah yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir” ayetiyle… O hüküm verenlerin en hayırlısıdır” (A’raf, 87), “Göklerin ve yerin mülkü (egemenliği, yönetimi) Allah’ındır; dönüş de ancak O’nadır” (Nur, 42) ayetleri gibi onlarca ayet bu hâkimiyeti anlatmaktadır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Siyami Akyel - Mesaj Gönder



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Covid-19 aşısı bulunursa yaptırır mısınız?