Reklamı Kapat

İki hâl ya da ihtimal 32. güzelleştirmek

Dünyayı güzelleştirmek için birçok şey yapıyoruz. Hayatımıza incelikler, güzellikler eklemek istiyoruz. Onun için dokunduğumuz her şeyin güzelleşip dönüp hayatımıza dokunmasını istiyoruz. İçimizden taşan bu dünyanın üzerimize boca ettiği birçok şeyi kimi zaman bir nakış olarak halıya, yazmalara; çiçeklerden, hayvanlardan yansıyan motifleri taşlara, ahşaplara, kumaşlara; sesleri notalara, sözleri yazılara; görüntüleri resimlere dökerek bir şekilde güzelliğin yansımalarını yakalamaya çalışırız. Hayat bütün yıpratıcılığı ile gelip geçerken bütün bu iz düşümler yaşadığımız hayata dair notlardır. İnce ince işlenen emek emek büyüyen bu notlar hayatın içinden süzülen ve yine dönüp hayata etki eden eserlerdir. Belki de günümüzün tek düze üretimi hayatımıza dokunan bu izleri birer birer yok edip, herkesin edinebileceği birçok yerde, birçok kişide karşılaşabileceğimiz göz nurundan soyutlanmış, sıradanlaşarak bir hikâyesi olmayan sadece yeniliği ve anı kutsayan, mimleyen ve bir başka anda hatıralardan silinip gidecek birer ürüne sahip oluyoruz.

Onun için sahip olmak duygusu bir haz olarak tatmin edilirken, marka değeri bir sınıfsal durumu, edinebilirliliği ifade ediyor. Bir bakıma alım gücünün, pazar payının etkisi ile her yanımızı saran objelerin hayatımıza bir iz bıraktığını söyleyemiyoruz. Ucuz iş gücünün peşinde Asya ve Afrika’da yoksul insanların yoklukları üzerinden bize gelen bu ürünlerin içerisinde ne mutlu olabiliyoruz ne de derin bir hüzne sahip olabiliyoruz. Her şeyin dekoratif bir amaca hizmet ettiği günümüzde; objeler dâhil olmak üzere sanki hayatımızdan incelikler, hatıralar ve de hikâyeler çekildiler. Ne mimarların dünyayı güzelleştirmek için bir dert yüklendiğini ne de üreticilerin hayata bir anlam, bir değer katacak bir tasarıya, bir iş ve emeğe odaklandıklarını söyleyemiyoruz. Evlerimiz ne birikmiş hatıraları ne de bizi biz yapan hüzünleri, sevinçleri taşıyor. Bir yerden bir yere sürüklenen hayatımız bir şekilde hafızadan mahrum kalıyor.

Bir çocuk sağına soluna döndüğünde kendi hikâyesinden üç objeyi, üç hatırayı bile bir arada bulamıyor ve zihninin labirentlerinde geçmişin izini süremiyor, bıraktığı etkiyi duyumsayamıyor. Fotoğraflar bile artık o işlevi görmüyor. Herkesin her anını kaydettiği fotoğraflar, cihazların sağlığı kadar bize bir şeyler veriyor. Bu hayatın içerisinden incelikler çekildiğinden beri her şeye ulaşmamıza rağmen mutluluğun mimarisini, hikâyesini ve hüznünü kaybettiğimizi idrak edemedik. Belki de her yeni bu yoksunluğumuzu bastırmak için bir kaçış aracı oluyor. Aldıkça eksiliyor, emek azaldıkça değersizleşiyor ve ihmal ettikçe özensizleşiyor her şey. Hikâyesiz çocuklar yetiştirip onlardan hikâyelerine sahip çıkmalarını bekliyoruz. Peki, onlara evlerine, şarkılarına ve kalplerine dönecek bir yol bırakabiliyor muyuz?

33. GÜÇ, GÖÇ SEVER

Sürekli birbirimizden insanların fıtratında güce karşı bir zayıflık olduğunu ve bu yüzden insanların gücü ve güçlüyü sevdiğini işitiriz. Bugün insanların hayat standartlarını belirleyen maddi olanaklar hem ilişkilerini hem de dünya ve öte dünya ilişkilerini ve de ilişki biçimlerini belirliyor. Günümüz insanı için bu durum adı konulmamış bir sınıfsal ayrışmaya da dönüşüyor. Çok keskin hissedilmediği için belki çok fazla dillendirilmiyor ancak ibadethanelerden sokağa, kamusal alana varana kadar her yerde, bu,  artık bir şekilde gözlemlenebiliyor. Üstenci bir bakış açısı ile insanlar birbirlerini hizalıyor.

Sivil toplum çalışmalarından, siyasal çalışmalara, akademik hayattan, iş dünyasına varana kadar herkes bir tepeye ulaşmak arkasındakilerle aradaki mesafeyi korumak için mücadele ediyor. Güçlüye karşı değersiz ve özsaygıdan yoksun kalıp onun etrafında var olabilmeyi göze alırken kendinden altta gördüklerine karşı mütekebbir ve üstenci bir yaklaşımı benimsiyor. Altta gördüklerini uzak tutabilmek için kendince ayrıcalıklı bir değerler manzumesi de oluşturabiliyorlar. Bu durumun tek istisnai zamanı bir çıkar durumu, ihtiyaç durumu oluştuğunda ortaya çıkıyor.

Bugün herkes bir diğerini ilkesizlikle, değersizlikle çok rahat suçlarken aslında bu durumun açık bir resmini de ortaya çıkarıyorlar. Örneğin kendini dindar, muhafazakâr vb. olarak tarif edenler için bile kardeş kavramı ancak eşitler arasında mümkün oluyor. Bunu çok ileri bir yorum olarak görüp, yok o kadar da değil diye düşünenler için etraflarına, organizasyonlarına ve kardeş dedikleri ile yürüttükleri münasebetlere bakmalarını tavsiye edebilirim. Onun için omuz omuza hizalanmanın bereketi toplumdan göçüp gitti. Kanaat, adalet, hakkaniyet kanatlanıp aramızdan ayrıldı. Dışımızda şekli olarak var gibi görünen her şey aslında bir hayal perdesi gibi, ha var ha yok. Onun için güç olduğu yerden göç etmeyi sever, her güç kendini başka bir mertebeye taşır. Kısacası insanlığımız göçtü, biz güçlendik zannettikçe… Oysa! Oysa insan insanın şifası, ilacı değil miydi? Ne zaman kurdu oldu? İhtimal kimse evine dönecek yolun izini bulamayacak çünkü izler birer birer yok oldu. Hoşça bakın zatınıza…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?