Reklamı Kapat

Hem şikayet hem teşekkür

Türkiye’deki siyasetin dili ve üslubu, tavrı ve yaklaşım tarzı, siyasi rekabetten bir kavga ve gerilim, hatta didişme atmosferine sürükledi. “Safları sıklaştıralım” mantalitesinin mübah görülmesi, siyasi kazanç sağlamak ve iktidarı elden bırakmamak uğruna kendi kitlesini sert ve yer yer hırçın söylemlerle “konsolide” ederken, karşıt olarak tanımlanan kitlelere karşı da öfke ve nefretin ağır bastığı bir bakışı yerleştirdi.
Bunun en somut ve utanç verici örneğini geçen seneki yerel seçim sürecinde, muhalefet partilerine yönelik “hain”den “illet”, “zillet”e kadar olan ithamlarda gördük.

Aklıselim ve objektif bakan gözler bu durumun ağır bir Makyavelizm ve pragmatik bir yüzeysellik içerdiği fark etmiş olsa dahi, genellikle medya propagandası ve siyasetçi yönlendirmesiyle, anlık coşku ve duygularla hareket etmeyi yeğleyen kitleler için bu sert ve ayrıştırıcı üslup ve tavır belirleyici oldu. Sadece siyaseten birer rakip olan partileri ve onların destekçilerinin “düşmanlaştırılmasını” yadırgamadılar, tersine şaşırtıcı şekilde benimsediler.


Bu sert ve düşmanlaştırıcı üslup ve tavır, siyaseti de bir kör döğüşüne, kavgaya, belden aşağı vuruşlara açık hale getirdi. Sorumsuz, kişiliksiz, güce endeksli yayın organlarının son derece planlı ve bilinçli “beyin yıkamaları” ve “algı operasyonları” vasati kitleleri maalesef etki altında bıraktı. Bunun sonucunda da her denilene kayıtsız şartsız inanan, kendi sorunlarına ve sıkıntılarına dahi yabancılaşmış, her şartta ve durumda hayal düşmanlar ve saçma sapan komplolar arayan bir zihin kitlelere hakim oldu.
İktidarın medyası olarak adlandırılan ve gazetecilikle değil de “propaganda makinesi” sıfatıyla anılması gereken medyanın zaman zaman “deli saçması” raddesine, zaman zaman yalana göz kırpan yayınları veya tezviratları bile kendisine karşılık bulabildi. Sormayan, sorgulamayan, ancak sürekli ve bilinçli propagandalarla ve siyasetin sert ve düşmanlaştırıcı üslubuyla zihnen tektipleşen kitleler gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldık.


Siyasetin doğası gereği, iktidar ve muhalefet diye iki farklı cenah söz konusuyken ve dünyanın her yerinde muhalefetin amacı iktidarın yerine göreve gelmek iken, bu amacını dillendiren muhalefetin “iktidarı yıkmak”la suçlanması herhalde sadece bize özgüdür. Hadi siyasetçi, iki tane oy daha fazla alayım, iktidarı bırakmayayım vs diyerek böylesi tuhaf iddiaları dillendiriyor diyelim. Siyasetin belirleyici unsuru olan kitlelerin, bu ve benzeri acayip teorilere inanması, hatta bunu bayrak haline getirip de “iktidarı yedirmeyiz” tarzında absürdlükleri dillendirmesi gerçekten de izaha muhtaçtır.


Muhalefetin iktidar olmak değil olmamak gibi bir amacı varsa, asıl o zaman bir sorun var demektir. Ve bu amacı da “başını yemek”, “alaşağı etmek” vs diye değil de, “göreve talip olmak” diye değerlendirmek esastır.


Bu koşullarlar bağlamında Türk siyasetinin yazısız kurallarından veya klişelerinden birisi, tam da bugünlerde geçerliliğini yitirmiş gibi duruyor. Kitlelerin psikolojisini ve sosyolojik vakıaları yansıtması açısından bugüne kadar geçerli bulunan “tencerenin değiştiremeyeceği iktidar yoktur” önermesi belli bir kesim için rafa kalkmış gibi görünüyor. İktidarın propaganda makinesinin ve siyasetin eylem ve söylemlerinin neticesinde kendi sıkıntılarına bile yabancılaşmış kitleler, geçim sıkıntısı, hayat pahalılığı, işsizlik, borçluluk gibi sorunları, sırf iktidar partisine toz kondurmamak adına sineye çekebiliyor.
Sokak röportajlarında “açım, param yok, bir sürü borcum var, evime haciz geldi” vs dedikten bir cümle sonra “ama yine de oyum iktidar partisine” demeleri, sosyolojik açıdan incelemesi gereken bir vakıayı işaret etmektedir. Bir önceki cümlede zikredilen sorunlardan şikayet edenlerin, bir sonraki cümlede bu sorunların sorumlusu konumundakileri “yere göğe koyamayarak” sahiplenmesi enteresandır. Hele ki, tam da hesaplı kitaplı iktidar medyası ağzıyla “yedirmeyiz” tarzındaki ifadeler, hem şaşırtıcıdır hem de kitle sosyolojisi ve psikolojisindeki başkalaşımı göstermesi açısından ibretliktir.


Sonuç itibariyle, tüm siyasi partiler, meşru koşullar içinde yarışır ve kim teveccüh görürse o göreve gelir, çalışır. Halkın bu tercihine kimse bir şey söylemez, söyleyemez de. Ancak halkın bir diğer mesuliyeti de kendi sorunlarını ve taleplerini karşılayanları takdir, kendisini yoksul ve yoksun duruma düşüreni de ikaz etmektir. Bu mekanizmanın, çeşitli şekillerle bozulması, hem şikayet hem de teşekkür etmek gibi bir acayipliği ortaya koyar ki, buna da diyecek söz kalmıyor artık.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Burak Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 2019-2020 Cemil Usta Sezonu Süper Lig şampiyonu sizce kim olur?