Reklamı Kapat

Ya kendi vardır ihtilalde ya da İnönü düşüncesi

Bir Mayıs ayını daha geçtik. Öncekilerden farkı bu Mayıs’ın, “Sol” yanımızdakilerin tv kanallarında ve kendilerine mahsus yazılı ekranlarda, iddialarını geçmişe göre birkaç misli yoğunlukta seslendirmeleridir, yazmalarıdır.
AKP medya gücünün ücretli kalemcileri bu tartışmaların neresindedirler diye sual eyleyen olursa, onlara cevabımız namevcut olduklarını bildirmektir; hem de biraz üzülerek.

Kayseri cezaevinde iken yaşlılığı ve kardiyolojik rahatsızlığı dolayısıyla ihtilalcilerin Çankaya’ya oturttuğu emekli general Cemal Gürsel’in af yetkisi oluşturmak ve kullanmak istemesine şiddetle “Hayır” diyen Celal Bayar’ın bu tavrının bir tek izahı vardır. İnönü’nün ünlü kalemşorunun tespitiyle o gün tarihin kayıtlarında yer alır. Bayar ve DP davasını takip edecekler kastedilmiştir.

“Bugün kendilerinin affedilmesi değil, yarın kendilerinden af dilenmesi sevdasındadırlar.”
Aşıkları nerde bugün o sevdanın?
“Sol” tarafımız hâlâ bir gün af dilemek zorunda kalabiliriz korkularının genlerini yeni kuşaklarına aktarıp dururlarken...
MBK’cılardan CHP’li Orhan Erkanlı ile Güneş gazetesinde mesai arkadaşlığı yapan Muhsin Kızılkaya’nın “27 Mayıs’ın sivil ayağı” yazısının temasını konu ederek korkularının devamına katkı sağlamak istiyoruz. (Habertürk – 31.05.2020)

Orhan Erkanlı bir cümlede özetlemiş 27 Mayıs kanlı ihtilalinde rol verilen askerlerin hallerini.

"Profesörlere uyduk halt ettik!" Hiç değilse bu tek cümlelik özeti duyan ve gelecek nesillerin öğrenme hizmetini yerine getiren yazar Muhsin Kızılkaya’nın bir ihtilal taraftarı olabileceğine inanmasak da yapıları gereği “sol” ve “İsmet İnönü” savunuculuğu tavizsizliklerinden, isteriz ki o “sevda”dan içi yananlar haberli olsunlar.
“Bugün diyoruz ki, aslında 27 Mayıs’ı birkaç yüzbaşı, binbaşı ve albay yapmadı. Onlardan çok kalabalık birçok profesör, birçok gazeteci, birçok yazar, birçok işadamı yaptı; o düşük rütbeli subayları ise tetikçi olarak kullandılar.”
İtirazımız, 1960 yılının ilk çeyreğinde ortaya çıkan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki “Diploma skandalı”nın faillerinin, 27 Mayıs’ı hazırlayanlar veya hazırlanmasında baş rolleri oynayanlar olmasının hesabı “Birkaç profesör” denilip geçilemeyeceğinedir.

Yine itirazımız, Yassıada’da tanıklığını, mahkeme heyeti başkanı ve oraya idam kararları rekortmeni olduğu için atanan Başol’a verdiği küçük bir kağıda yazılmış notla geçiştirmeyip açık ve sözlü sözlü yapsaydı, mahkemenin seyrini değiştirebilecek güce sahip Vehbi Koç’un anılmamasına ve haricindeki işadamlarının adlarının gizli tutulmasınadır.
Ve itirazımızın en önemli kısmının “İsmet İnönü”nün 27 Mayıs’ın yegane banisi olduğunun saklanmasınadır.
“Şartlar oluşturulursa ihtilal meşru olur” diyen demokrasi taraftarı İnönü nerede?
İhtilalciler yola düştüklerinde DP iktidarını “Sizi ben bile kurtaramam” diyerek tehdit ederken, ihtilalcilere de idamların yolunu gösteren İnönü nerede?

“Yılın her mevsiminde ve günün her saatinde durmadan açtığı iskambil falı da olmasa işsiz kalacaktı” cümlesiyle gazete sayfalarında kayıt altına alınan son başbakanlarından Hasan Saka’nın, yaşadığı son saatte DP’lileri gazapla anarak “Hıyanet-i vataniyye” cezasını istemesini duyan İnönü nerede?
1949’da Ulus gazetesinde Lozan muahedesi için “Böyle malûl bir kafadan böyle malûl bir muahede çıkar” iddiasını yazan Hüseyin Cahid Yalçın’ın hedefindeki o İnönü nerede?

Daha çok olacak “İnönü nerede?” sorumuza gelecek Mayıslarda sayın Kızılkaya’lar, “Pembe köşkte, milli damadının alkışları eşliğinde milli çalgımız viyolonselle, asmalarda ipim kaldı şarkısını besteliyordu gibi demokratik cevaplar yazarlarsa, üşenmeyiz okuruz.

Halk tv’nin demirbaşı son üretilmiş tarihçi eski asker emeklisi kişinin, “Aydın Menderes’le Berrin Menderes İnönü’yü ziyaret ettiler; idamları durdurması ricasıyla” mealindeki cümlesinde İnönü’nün idamlardaki rolü itiraf edilmesine rağmen, biz o ziyaretin Berrin hanım tarafından çocuklarını korumak amaçlı olduğuna inanırız.


“İnönü telefon etti geldi ve bu ihtilalciler beni dinlemiyorlar” dedi, savunmasını da o son üretilmiş tarihçi kişi yakınındaki bir külaha anlatmalıdır derken, dondurma külahı da olabilir bu, yine sayın Kızılkaya’nın yazısının temasını işlemeyi sürdürüyoruz.

"Profesörlere uyduk halt ettik!"

Kim olduklarını ve maksatlarının ne olduğunu araştırmadan neden uydunuz? Kurmaylık bu mu?

Sizin uymanızı isteyen güç, her kimler ise, profesörlere uyma kabiliyetinizin olduğunu keşfettiklerinden, önce uyulacak profesörleri ayarlamış olamazlar mı?

Ordumuz bünyesinde sizinle aynı rütbede binlerce subay varken, neden siz ihtilal çalışması içine çekildiniz? Farkınız ne idi? İhtilalden sonra İnönü’nün tanımladığı “ihtilalciler kendi geleceklerini garantiye almak için Tabii senatörlük icad edildi”ye tav olma da mı vardı işin içinde?

Mesai arkadaşı ihtilalciye bu ve benzeri soruları sormamış iddialı gazetecimiz sayın Muhsin Kızılkaya.

Fakat biz sorduk işte!

Bu ülkenin Diyaneti


Seyrettiğim anda not alamadığım için adını yazamadığım bir muhalif Partili gencin, Diyanet İşleri Başkanımızın gündemdeki konuşmasına taraftarlığını vurgulayarak, itiraza yeltenen, Şişli ve Kadıköy Belediyelerinin çirkin ve gayri ahlaki afişlerini savunmaya kalkan CHP’li konuşmacıyı devre dışı bırakmasını önemsememize bir kanıt olsun bu yazımız.
Asırlık Cumhuriyet tarihimizde benzer örnekleri ne kadardır bilemeyiz ama, şairin “Benim doğduğum köylerde” mısrasına özenerek söylersek, benim doğduğum yıllarda yaşananı anlatmak istiyorum. Bir şekilde aklımda kalmış olayı, bir baş yazarın kaleminden okumuştum.
1955 yılının ilk ayları…

4’üncü Diyanet İşleri Başkanımız Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, kendi dairesindeki kadın memurların iş başına, sürüp sürüştürmeden, takıp takıştırmadan, permanatlı saçları üstüne örtü atarak gelmelerini bildirmiş.
Olacaklar belli. CHP basını ayakta: Kadın hürriyeti elden gidiyor! Atatürk inkılapları çiğneniyor! Yobazlık hortluyor, irtica baş kaldırıyor!

Dostlarını sükunete davet eden İnönü kalemşorü, nasıl düşünülmesi gerektiğini de dikte ettiriyor. Bir takım tv demirbaşlarının her akşam ve her değişik konuda tartışırken o şunu şöyle demeli, bu şunu böyle demeli gibi demokratlıklar sergilemesini hatırlayın.
Diyanet İşleri reisinin böyle bir fetva vermeye,
Böyle bir buyruk çıkarmaya,
Dairesindeki bayan memurları tesettüre davet etmeye elbet hakkı…
Son kelimeyi tahmin etsin herkes. Duyulmak istenen “vardır” iken, o yön verici kalemşor diyor ki: Yoktur!
Gerekçesini de yazmış: “Ehli-hu mahalli-hu” Diyanet işlerinde kadın katibin ne işi var? Diyanet işleri müessesesi güzellik enstitüsü değildir.

Diyanet işleri müessesesinin görevleri bir bir sayılarak, iddialarını daha da pekiştiriyor ünlü yazarımız.
Falan cami imamına teskere, filan mescit müezzizine tebliğ, falan vilayet müftüsüne tavsiye, filan bölge vaizine tamim, herhalde avuçlarında lavanta kokuları tüten manikürlü tırnaklarla yazılmaz.”
Üstelik, gördüğünüz gibi o müessesenin geleceğinin de sınırlandırılması yapılıyor. Çünkü bu işler İnönü yazıcılarına düşmeyecekse kim yapacak?

Olayın acı tarafını da yazarak kapatalım bugüne tuttuğumuz geçmiş aynasını.
Zafer gazetesi, iktidarın yani DP’nin yayın organıdır. Ünlü Ortaç o gazeteyi anlatırken diyorki: Temkini bırakıp, kalemini sell-i seyf edercesine çekti, efendi hazretlerinin üstüne yürüdü.

Şahsiyetlerde şan aramak


Ordu Belediyesi, Ordu’nun tüm sorunlarını bitirmiş olacak ki, yepyeni bir projeye imza atmış. Biz sosyal medyadan duyduk.

“Türk tarihinin önemli şahsiyetlerini anma projesiymiş” bu. Hani, gelen bakana göre ilkokullarımızın koridorlarına resimleri asılan şahsiyetlerin anılması gibi bir şey olmalı.
Nasıl anılırmış Türk tarihinin önemli şahsiyetleri Ordu Belediyesine göre? Büstleri yaptırılarak. Çünkü büst sanatının getirisi tartışılmaz.

Ertuğrul Gazi büstü tv artistlerinden birine tıpatıp benzetilince, tarihle bu kadar alay edilmesini hazmedemeyen insanımız, emniyet ve yargı kurumlarımızı rahatsız etmeyecek oranda tepki vermiş. Olmaz ki...
Lakin tepkinin bu kadarcığından dahi rahatsız olan kalemşorlar var: Ertuğrul Gazi’yi yakından gördün de mi itiraz ediyorsun? Bilimsellikleri diz boylarını aşacak kadar dökülüyor üstlerinden.
Sonra tepki çeken tüm AKP ilişkili haberlerde olduğu gibi tartışmaları bitirecek klişeleri hazırdır: Soruşturma başlatılmış, sorumlular görevden alınmıştır. Daha ne istiyorsunuz annem? Memleket nüfusunun yüzde 10’unu bir hesaba göre bunlar oluşturuyormuş. Dipsiz gölü talan edenler de dahildir bu hesaba. Özensiz hazırlanmış bir raporu imzaladım diyen Vali bey hariçtir ama.
İyi ki dedim kendi kendime, iyi ki Ordu Belediyesinin başında, ülkemizde yönetim kurulunda olmadığı kurum bırakmamış, iki dönem milletvekili olmuş, bakanlık dahi yapmış bir sayın başkanımız var dedim. Ya bir de esnaftan biri seçilseydi? Bir berber ya da bir terzi.
Türk tarihinin önemli şahsiyetlerinin bir kısmı böylece korunmuştur. Duymadık demeyin.

***

“Bir tarafta darbeci Kemalist gelenek vardı, bir tarafta FETÖ vardı. Bunları birbirine kırdırmak suretiyle yol almak mecburiyetinde kaldım. Mesele budur.”
Bir tv kanalındaki yayına katılan AKP medyacısının bu iddialı savunma cümlesi, tıpkı yayın sorumlusunu ve o yayında diğer AKP savunucusu göreviyle bulunan gazeteciyi dondurduğu ve yüz renklerini değiştirdiği gibi, seyreden ve sonradan duyan tüm insanlarımızda da aynı etkiyi gösterdi.
Sözün yalama olduğu yer burası olsa gerek.

AKP’nin her yere adayı sayın Binali Yıldırım’ın “15 Temmuz’da ben kalkışma dediğim için başarılı olamadılar” iddiasını seslendirdiği ve 251 şehidi anmadığı o günden beri sarfedilen maksatlı cümlelerin son halkası budur ama sonuncusu olmayacaktır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

01

Abdullah GARİB - Sn.Necati Tuncer Beyefendiye;Son yıllarda ortaya çıkan Ergenegon davası ve Cumhuriyet mitingleri ile Sn.Erdoğan'ı devirmekle laiklerle, Müslümanlar arasında çıkan sözde psikolojik savaş aslında yoktur.Rahmetli M.Şevket Eygi hocamızın dediği gibi devlet kumar ve zülüm etmiş hakikat ortaya çıkıncada gerçeğin anlaşılmaması için numara çevirmiştim.Hakikaten Ergenegon teşkilatı zamanla bozulmuş her türlü rezilliğe ve suça bulaşmış ve lağv edilmesi gerekli örgüttü olmuştu.Hatta hepimizin bildiği doğuda asit kuyularında insanları yok ediyorlardı.Onları da Fetöcüler kurtarmıştır.Zaten Sn.Erdoğan iktidara gelmeden CHP Başkanı Sn.Baykalla üç dönem Akp iktidarı sonra CHP iktidarı olarak anlaşmışlar bu anlaşmalarında Milliyet gazetesi yayınlamıştır.Fetö ve Ergenegon olaylarında devlet suçlu suçsuz herkesi aynı torbaya koyarak gerçek suçluların ve suçların kapatmaktadır.Darbe oluyor, zülüm ve işkence oluyor, ölenler oluyor ama hiç kimse suçlu çıkarılmıyor.Herkesi ve hatta bütün zamanı yargılıyorlar herkesi suçlu yada herkesi suçsuz ilan ediyorlar.Oysa suça bulaşan vardır, bulaşmayan vardır.Haklı vardır haksız vardır.Bizim için elbette Kur'an ve sünnet ölçüdür.Ama Türkiye laik olduğunu söyledikleri için akıl ve mantık esastır.Yalnız Akp iktidarı aklı öldürüyor, üçkağıtçılığı ve hilekarlığı temel ölçü kabul ettiği için diğer insanlarda doğal olarak bunu kabul etmiyorlar.Selam ve dua ie

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 13 Haziran 14:39


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?