Reklamı Kapat

Kamu ve iktidarı-v

kamu, eş deyişle, toplum (genişleterek millet, ümmet), olgu-varlık olarak dikkate alınmayıp, aslında onda içkin bulunan bir niteliği, yani iktidarı temel kabul etme halinde büyük bir yanlışı yerleştirme adımı atılmış olur. Bu ise, kaçınılmaz olarak, toplumda herhangi bir şekilde kendine yol bulacak her türden iktidarın bizzat mutlak, kesin hâkimiyet iddiasını doğal bir şey şeklinde algılayıp uygulamaya yönelmesi demektir. Bu noktadan sonra iktidar, topluma aidiyetini veya kamu için var olduğunu hiç hesaba katmadan, toplumun veya kamunun kendisi için bir araç ya da alet hükmünden öteye bir varlık ve anlama sahip bulunmadığı algısına ulaşır. En büyük yanılgı da burada söz konusu olur: Toplum ya da kamuya içkin bir nitelik olduğu olgusu yerine, kendi varlığını bundan soyutlayarak “kişileştirir” ve asıl gerçeklik olarak onu algılama yanılgısına düşer, daha doğrusu gömülür. Kişileştirilen iktidarın bir kişiye ait kılınmasıyla, bir aileye, hanedana, bir zümreye veya bir ırka ait kılınması sadece bir derece farkını gösterir.


Burada belirtilen “iktidar”, toplumun varlığını ve niteliğini tanımlayarak açıklamada başvurulan bir kurum olarak salt siyaset bakımından değil, iktisadi, hukuki, ahlaki ve dini kurumlardan kaynaklanabilecek her türden iktidarı ifade eder. Fakat toplumsal kurumlardan herhangi birini merkez alarak, diğer kurumlar ile ilişkiye geçerek onlardan yararlanabileceği gibi, kimi zaman onları geri plana itebilir, bazen de ortadan kaldırarak kendine uygun yapıya ve özelliğe dönüştürebilir.


Sözgelimi, çağın genel görünümü bağlamında, bilim, felsefe, düşünce ve sanat alanında kendilerine yetkin ve gelişmiş bir düzey atfeden Yunanlılar, kendi toplumlarının bu niteliklerine bakarak diğer toplumları bir kümede (Barbar) toplayarak onları aşağı bir düzeyde tanımlamışlardı. Benzer bir anlayış, Hümanizm ve Rönesans sonrası Avrupa’sında bilim, düşünce, teknoloji, toplumsal ve siyasal örgütlenme, insan hak ve özgürlükleri bağlamlarında ulaştıkları aşamayı, bütün insanlığın geldiği son ileri nokta olarak algıladıkları için, Avrupa dışı insan, toplum, yönetim, kültür, ahlak, inanç gibi değer ve kurumları geri, açık ifadesiyle “vahşi” veya “ilkel” şeklinde kavramlar ile bir süre tanımlamışlar ve değerlendirmişlerdir. Elbette bu kavram ve tanımlar, emperyalist ya da kolonyalist politikaların oluşturulmasında ve uygulanmasında kullanılmışlardır. Mesela ancak “beyaz” ırkın kavramsal ve soyut düşünme yeteneğine sahip olduğu,

dolayısıyla bilim, düşünce ve sanat alanında kavramlar, kuramlar ve sistemler geliştirebildiği, bütün bunları da toplumun örgütlenmesinde ve kurumlaştırmasında gerçekleştirebildiği şeklinde genel bir söylemi uzun süre sahiplenmiş ve sürdürmüştür. Diğer renkteki ırkların bu yeteneklerinin gelişmediği, hatta bulunmadığı, dolayısıyla kavramsal ve soyut düşünme yeteneğinden yoksun olduğu, bilim, düşünce, sanat, kısaca evrensel nitelikte kültür ve uygarlık oluşturamadığı, oluşturamayacağı ileri sürülmüştür. Emperyalist politikaların ortaya konularak savunulmasında ve uygulanmasında birer gerekçe olarak bunlara başvurulmuştur.


Bu anlayışın bütünüyle ortadan kalktığı elbette söylenemez, ama en geç yirminci yüzyılda önemli ölçüde gerilediği ileri sürülebilir. Ne var ki, mesela Anglo-Sakson zihniyetinde, onun anlayışsız ve patavatsız başat niteliğine sahip olan Amerika’da bugünlerde çarpıcı örneğini, özellikle polislerin, başta zenciler olmak üzere farklı ırk, düşünce ve inançta olan insanlara, topluluklara gösterdiği tepkilerde ve uygulamalarda açıkça tüm şiddetiyle gözlenmektedir. Kendisi gibi birer yurttaş olan bir ailenin sırf zenci olduğundan dolayı potansiyel tehlikeli addedilerek, toplumun güvenliğinden sorumlu polisin kurşunlarıyla veya dizini boynuna bastırarak nefessiz bırakarak bir zenci gencin öldürülmeleri de böyledir. Nitekim bu anlayışın salt, somut ve ödünsüz temsilcisi olan birisinin (adı yazıyı kirletmesin diye yazmayacağım) Başkan seçilmesi her şeyi açıklıkla ortaya koymaktadır. Bu konuda daha önce yazılan birkaç yazıda bir bakıma gerekçeler belirtilmişti. Hüzün verici olan, bu anlayışın temsilciliğini açıkça dile getiren birinin, sözüm ona “Müslüman” olanlarca “dost” ilan edilebilmeleridir. Yüzyıl önce, I. Dünya Savaşı’nda, Mısır, Filistin, Musul bölgelerinde ve Anadolu’da İngiliz fitnesine, Fransız şaklabanlıklarına bakmaları gerekirdi. Ama “iktidar”, sadece gözleri değil, kalpleri de ifsat eden bir iğva yumağıdır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 2019-2020 Cemil Usta Sezonu Süper Lig şampiyonu sizce kim olur?