Adı AKP’lilerin sözleşmesi olsun

“İstanbul benim canım;

Vatanım da vatanım!”

Rahmetli üstad Necip Fazıl’ın bu mısralarla ebedileştirdiği sahiplenmenin frekansıyla içi titremeyen rant insanları mıdır, “ihanet ettik”i çağrıştırmanın ötesinde işler yapanlar? Hayır diyemeyiz!

İçinde İstanbul geçen her tarifi, tamı, mısrayı, cümleyi ve anlatım şeklini seven, hazmeden, vurulan her kişi ve er kişi o adı duyduğunda bir güzellik, bir ferahlık, bir sıcaklık, bir sevimlilik, bir kucaklama umarken, nasıl bir ihanet kurşunudur ki o, gelip saplandı aile yapımıza.

“İstanbul Sözleşmesi” Bari bir de böyle kıymasaydınız İstanbul’a? İlk burada, İstanbul’da imzaya açıldığından…

Neden Avrupa konseyi Bakanlar Kurulu komitesindekilerin şehirlerinde değil? Daha o anda, maç başlamadan mağlup ediyorlar yahut sayıyorlar bizi. 1-0 değil bu, belki 10-0, belki 100-0. “Eminim ki oy veren vekil arkadaşlarımızın kahir ekseriyeti neye oy verdiklerini bilmeden el kaldırdılar.”

Bugün “yanlış yaptık” diyen ve fakat buna da “Diğer partilerin tümünün onayı” ortaklığında hafifleticilik kandırmacasını işleyen AKP’li eski vekilin (MnoktaMnokta) haber sitelerini işgal eden bu itirafında isterdik ki, insanlık olsun, merhamet olsun, İstanbul sevgisi olsun, bir nebze de pişmanlık olsun.. Heyhat! Neye oy verdiklerini bilmeden el kaldıran vekillerin karakter tahlillerinden bize ne?

“Kahir ekseriyet”in dışında kalanların bilmesi neyi değiştirecek? Zira hiç “hayır” oyu olmayan bir oylamadır o. Onların rızası var, milletin de razı olmazlığı…

Ancak şimdi “yanlış yaptık” denmesi, yani feryatları arşa çıkmışken dağılan ailelerin, numaradır, tiyatronun biçilmiş rollerindendir.

Çünkü kendisine VİP salonlarındaki her tecavüz girişiminde twit twit bağırdığını çok duydu insanlar. Mesele “Sözleşme” olduğunda hissiz, duyarsız, geleceksiz robotlara dönmenin izahı böyle değil.

“Davutoğlu’muz zamanında” denilerek tarih düşülmesi de yanılgıları değil, rol icabıdır bunların. Algının peşinde olduklarından böyle oynarlar oyunu.

AKP’yi yönetiyorken, orda yetkili iken sessiz kalmasının günahlarına, geleceğinde tövbeye duran Davutoğlu’nu göstererek onun imzası var diye inanmıştık demediler iyi ki. İnanmanın ne olduğunu bildiklerine inanırdık belki de.

O DA İRONİ YAPARMIŞ

Trump’un bahis mevzuu edeceğimiz konuşmayı yaptıktan sonra Amerikan insanlarının deterjan tüketimlerindeki artış rakamlarının yorumlanması değildir konumuz.

Haber sitelerinin “Aptal, cahil” sıfatlarıyla yazmayı yeğledikleri Trump’un ağzından çıkan şu cümledir:

“Dezenfektanların vücuda enjekte edilerek temizlik yapabildiğini farz edin.”

Bir iç güvenlik yetkilisinin basına sunum yaparken “Güneş ışığı, hava sıcaklığı ve nem arttığında Koronavirüsün etkisinin azalacağı ihtimali üzerinde durdukları” izahını duyunca desenfektan önerisiyle dalgasını geçen Trump’taki mizah kaabiliyetine dikkat çekmek de değil maksadımız.

Amerikan basıncılarının anlama ölçümleri de bizimkilere paralelmiş derken, Trump, dezenfektan vurgusu yerine “Önce güneş havası, sonra bol gıda gelir” diye başlayan çocuk şarkısını söylese anlaşılacak mıydı, bunu da bilmeyiz.

Bir basıncılar değil elbette Trump hicvinin içine giremeyen. Elinde deve idrarı şişesiyle tv kanalları arasında dört dönen ilahiyat prof.larımızın benzerleri orada da varmış. Amerikan üniversitelerindeki “Aman deterjan içmeyin” uyarısı yapan prof.ların listesi birkaç sayfada yayınlanmış. Gerçi onlar da konumuz değil, insanlarını böyle tenbihlere layık görmeleri de…

Bizim bir Çakırcalı efe’miz vardı. Tercüman Gazetesi’nde Murat Sertoğlu kaleminden okumuştuk hayatını 60’lı yıllarda. İşte o tefrikadan aklımda kalmış bir olay var; Trump’un deterjan teklifinden çok önce tv kanallarında eli deve idrarlı bizim prof.u gördüğümde hatırlamıştım ama, şimdi yazmak uygun düştü.

Çakırcalı misafir olduğu bir köy evinde zehirlenir. Yemeğine ağuyu koyan zaptiyelerin yolunu tutarken, ev sahibi ve kadınının cesedi teslim etmemek için bulduğu çare bahçedeki kön yığınının altına saklamaktır. İnek dışkılarının kön denilen öbeği yüzü koyun yatırılan Çakırcalı’nın üstüne devrelenir.

Aramada başarısız zaptiyelerin çekip gitmesinden sonra ev sahibi o kön yığınını Efe’nin üstünden attıktan sonra ne görsün? İçindeki zehiri kusan Çakırcalı canlanmıştır.

Benzer bir olaya ilkokul öncesi çocukluğumun geçtiği Karacadağ köyünde şahit olmuştum.

Köyüm tüm çocuklarının doğum ebesi Elif kadına yeni yetme bir delikanlıyı getirmişlerdi. Kolundaki açık yaranın üstü yemyeşil irinliydi. Ebe kadın istemiş olmalıydıki ileride otlayan ineklerin yanına koşup giden benden büyük çocuklar ellerindeki tenekeyle hala buharı çıkan bir inek dışkısını getirmişlerdi.

Ebe kadın yaranın üstüne bir bez koydu, onun da üstüne inek dışkısından biraz kalınca koydu ve sardı. Çok sonra o kolda gördüğüm yaranın gerilmiş iziydi.

Ampirik diyebileceğimiz bu tedavi şekillerinden biri de Refik Halid Koray’ın “Çıban” hikayesindedir. İnsanların yüzünün yarısını yok eden Hadramut çıbanına yakalanan bir askerimizi konuşturmuş (Lübnan 1930)

“Cadı, her seher vaktı başımın ucuna dikiliyor, çıbanı muayene ediyor, daha olmamış diyerek dönüp gidiyordu.

Nihayet bir sabah kıvamını bulduğunu söyledi ve bir iğne ile sivilcenin başını yerinden, büsbütün koparmadan usulcacık oynattı. Sonra koynundan bir yumak çıkardı, ucunu o sivilcenin yaraya henüz takılı olan başına ilmikledi.

Yumağı sağdı, sağdı öteki ucunu da hurma ağacının alt dallarından birine bağladı.

Tenbih şu idi: on gün kımıldamadan yatmak ve bu ipliği koparmamak.

Hayatım bu ipliğe bağlıydı.”

Bir vak’amız da Çanakkale 1915’ten. Anafartalar’da görevli Dr. Mayer’in raporundan.

“Ağustos ayının sonlarına doğru, birkaç gün içinde 500 vak’aya ulaşan dizanteri salgını ortaya çıktı. Hastalığa yakalanmış bir alayın tümüne, bol miktarda killi toprak yedirerek önlemeyi başardım.”

Ve 1944 yıllı…

Merkez hıfzısıhha messesesesi mütehassıslarından Prof.Dr. Saib Atademir’in “Modern pratik tedavi” kitabından iki hastalığın tedavi metodlarından birkaç satır aktaralım.

Şişe çekmek (Hacamat): Şarkın çok eski bu usulü yeni hyperemie tedavisi ile iç kan toplanmasını bertaraf etmek, deri üzerine çekmek fikriyle tatbik olunan bu usül, romatizmada mevzii kan cereyanını, devranını kuvvetlendirmek, muzır maddeleri yıkamak gayesiyle tatbik olunmaktadır.(Myalgie)

(Pneumonie) Şişe çekmek de çok iyi gelir. Ağrıyan yerlere birkaç tane şişe çekilir veya (zenberek vurulur=Schröpfkopf.) Çok kere iyi tesir ederler.

Hal böyle.

Trump’ı savunmak için yazmadık bu misalleri. Başlığımıza izah olsun istedik.

KELİMELER AŞINIRKEN OYLAR TAŞIYORDU

Erol Mütercimler Habertürk tv’deki programından yayın sürerken ayrılmış “Terketmek” fiili kullanılarak önemsetilen ve tartışmaya açılan Mütercimler’in cümleleri şunlar: “İnsanlar bilim adamlarıyla, imamlar arasında sıkıştı. Ya bilim adamını dinleyeceksiniz, ya da imamlara gideceksiniz. Bu kadar basit!”

Sayın Mütercimler bu kadar basit diyor ama, derinlemesine bakıldığında mesele basit değil.

Bilim adamlarıyla imamlar arasında bir anlaşmazlık, bir çatışma varmış gibi görmek isteyenlere biçilmiş kaftan cümlelerdir bunlar. Sayın Mütercimlerin hedefi asla böyle anlaşılmak olmamasına rağmen, müdahale ederek imam savunmasına soyunan bir profesörün “İmam Hatip mezunu Cumhurbaşkanı iki aydır bilim adamlarının dediklerini yerine getiriyor” ifadesinin gereklilik ve yeterlilik zayıflığı da karmaşayı artırıyor.

Basit olmayan meselenin özü şu: Muhalif kişiler “imam” kelimesini her ne şekilde kullanırsa kullansın, AKP insanları şüpheli bir dikkatle anlamaya çalışıyorlar söylenenleri.

FETÖ imamı, FETÖ imamı.. İmam kelimesini 15 Temmuz’dan beri böyle kullanan ve hatta adaletin eline düşen en ucuz FETÖ mensuplarını dahi “imam” diye duyurmayı marifet sayan yandaş medya çalışanlarını ve resmi görevlilerini uyarmayan ve böyle kullanımlardan rahatsızlık duymayan bir Diyanet Teşkilatımız ve mensupları varken, sayın Mütercimler gibi bir muhalifin “imam” demesinden alınmanın doğruluğu tartışılıyor şimdi.

Hal böyledir!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 20-65 yaş arasında birisi olarak Maske alabildiniz mi?