Reklamı Kapat

İstanbul Sözleşmesi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Üzerine

 “Azgınlıkları ve haddi aşmaları sebebiyle helak edilen nice toplumlar gelip geçmiştir”

11 Mayıs 2011 tarihli İstanbul Sözleşmesi’nde göze çarpan maddelerden birisi şudur: “Toplumsal cinsiyet, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır”. Bu maddeye göre, cinsiyet merkezli eğilim, ilişki ve davranış biçimlerinin belirleyici unsuru toplumdur. Kuşkusuz bu yaklaşım, İslam’ın temel ilkelerine aykırıdır. Çünkü İslam esaslarına göre bu konuda belirleyici unsur “maruf”tur. Mâruf,  şer-i şerifin ve akl-ı selimin iyi ve güzel olarak nitelendirdiği her türlü söz, fiil ve davranışın adıdır. Bu temel kavramın zıddı ise münker diye ifade edilir. Bu durumda “toplumsal cinsiyet eşitliği” diye dile getirilen söz konusu durum ancak münker olarak nitelenebilir. Bir Müslüman kesinlikle bundan kaçınmalı, hatta “emir bi’l-ma’rûf ve nehiy ani’l-münker” sorumluluğunu yerine getirmelidir. Açıktır ki, “Def-i mefsedetcelb-i menfaatten evlâdır”. Burada vurgulanmalıdır ki, sonsuz bir özgürlük ve sınırsız bir haz anlayışı hiçbir dinde ve rasyonel beşeri sistemde yoktur. Cinsel özgürlük veya tercih adı altında yaşanan evlilik dışı hiçbir “birliktelik” kabul edilemez. Azgınlıkları ve haddi aşmaları sebebiyle helak edilen nice toplumlar gelip geçmiştir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Lût’u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: Sizden önce insanlardan hiçbirinin yapmadığı rezaleti mi yapıyorsunuz? Demek kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yöneliyorsunuz, öyle mi? Doğrusu siz haddi aşan ve cehalet içinde yüzen bir topluluksunuz” (A’râf 7/80-81; Neml 27/54-55). Bilindiği gibi fıtrat, insanın doğuştan gelen temiz tabiatı ve hilkat-i asliyesi demektir. Nitekim Yüce Kur’an’ın şu beyanı gayet açıktır: “O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler” (Rûm 30/30). İşte, “toplumsal cinsiyet eşitliği” söylemiyle yola çıkan, fıtratın kodlarıyla oynayıp erkekleri kadınlara, kadınları da erkelere özendiren bu sinsi-şeytanî proje eleştirilmeli ve tepki gösterilmelidir. Aksi halde bu “yabancı”  uygulama, “küçük bir devlet” olan aile kurumunu yıkacağı gibi, “büyük bir aile” olan milleti /  devleti de sarsacaktır. Bu itibarla toplum, özellikle gençler, cinsiyet bakımından sapkın anlayışlara, fıtratı bozma ve sosyal dokuyu parçalama girişimlerine karşı eğitilmeli, ailenin ve devletin gözetimi altında tutulmalıdır.  Ahlaki ve milli değerleri referans alan yasalar çıkarılıp hukuki düzenlemeler yapılmalıdır. Zira kadim tecrübeye göre, hukuk meşruiyetini ahlaktan, ahlak da müeyyidesini hukuktan almalıdır. Unutulmamalıdır ki gerekli tedbirlerin alınmaması halinde, meşhur müctehid âlim Abdurrahman el-Evzâî (v. 157/774) tarafından dile getirilen şu felaketi yaşamak mukadder olur: “Bid’atler (şer’î bir delile ve akl-ı selime dayanmayan inanç, düşünce ve nevzuhur hareketler) ortaya çıktığında, şayet âlimler onları yadırgamaz ve tepki göstermezlerse, giderek bunlar sünnete, yani değere, kültür ve geleneğe dönüşür!”.Sözleşme’nin, bir Müslüman olarak çok rahatsız olduğum diğer bir maddesi de şudur: “Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya sözde ‘namus’ gibi kavramların bu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir”. Bu maddede “din”in hemen ardından “sözde namus” ifadesinin kullanılması çok sakıncalıdır. Bir de peşinden gelen “şiddet” kelimesi içerik olarak belirsizlik taşıdığından istismara çok müsaittir. Din ve namusun şiddetle ilişkilendirilmesi, Batı dünyasının İslam ile terör arasında kurduğu ilişkiyi çağrıştırır. Doğrusu şu ilâhî hitabın, bu konuda her Müslüman’ı derin bir düşünmeye sevk edip farkındalık oluşturması beklenir: “Müminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Nûr 24/19).

Kadınlar İlahi Emanettir

Doğrusu, aile yuvası kuran eşlerden hiçbiri eksiksiz değildir. Esasen, “Kadınlar, erkeklerin benzerleri ve diğer yarılarıdır” (EbûDâvud, Tahâret, 95) hadisi,  varlığı, ikizine bağlı çift kelimeler grubuna giren erkek ile kadının, bir bütünün tamamlayıcı unsurları olduklarına işaret eder. Tabii, evlilik öncesi adaylar birbirini iyi araştırıp soruşturmalı, meşru çerçevede görüşüp tanışmalı, özellikle davranış bozukluğu sebebiyle aile içi şiddete meyilli olup olmadığı tesbit edilmelidir. Müşavere ve müzakerelerle birlikte evliliğe karar verip Allah’a tevekkül ettikten sonra artık taraflar birbirini olduğu gibi kabullenmeli, bir an için kendisini onun yerine koyarak empati kurmalıdır. Sevilmeyen bir huy ve davranışın bulunması halinde, onu telafi edecek bir meziyet mutlaka ortaya çıkacaktır. Nitekim Rasûl-i Ekrem şöyle buyurur: “Mümin bir kimse, mümin eşinden nefret etmesin. Şayet onun bir huyunu beğenmez ise başka bir huyundan mutlaka hoşlanır” (Müslim, Radâ, 61). Vedâhutbesi’nde “Kadınlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, Allah’ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz” (Nisâ 4/19) âyetine atıfta bulunarak konuşan Rasûl-i Ekrem şöyle buyurur: “Kadınlara karşı iyi davranmanızı, görev ve sorumluluklarınızın farkına varıp onların haklarını gözetmenizi hatırlatırım. Zira siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız”. O halde “İlâhî emanet”e hakaret edip inciten ve ona hoyratça el kaldıran bir insan ancak “hain” ve “zalim” olabilir. Ayrıca şu hadis, her baba adayının hafızasına nakşedilmelidir: “İman bakımından müminlerin en olgunu, ahlâkça en güzel olanları ve hanımlarına karşı en latif (iyi ve nazik) davrananlarıdır” (Tirmizî, İman, 6). Bu yüzden, Allah nezdinde en değerli olan, takva sahibi, yani görev ve sorumluluk alanının en çok farkında olanıdır. Affedici, müsamahalı, yumuşak huylu olmak ve güzel geçinmek bir erdemdir. Görev ve sorumluluk bilincine sahip bir aile yuvası, her şeyden önce sevgi ve saygı odaklı bir mektebe dönüşür. Bilgi, hikmet ve tecrübeye bağlı olarak kemale erdirici bu mektepte bireysel ve toplumsal ahlak elbirliğiyle inşa edilir, Allah’ın kudretinin bir tezahürü olarak “sekinet, meveddet ve rahmet” ile kuşatılır, mutlu ve huzurlu bir hayat yaşanır. Ne var ki, evlilikle böyle bir hayat hedeflenirken, istisnai bir durum olarak, eşinin aile içi şiddet ve aşırı geçimsizlik gibi boşanmayı gerekli kılan bir sebep bulunması halinde kadın, yaşadığı cehennem hayatından kurtulabilmek için –şayet eşi iyilikle tutmuyor veya iyilikle boşamıyor ise- tefrik usulüyle, yani mahkemeye müracaat edip hâkim kararıyla evlilik hayatını sona erdirebilir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Prof. Dr. Zekeriya Güler - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 20-65 yaş arasında birisi olarak Maske alabildiniz mi?