Reklamı Kapat

Yaşamak için borçlan

Bu beklenmedik musibet, insanoğlunun kağıttan kulelerinin, övündüğümüz sistemleri ve yapıları temelinden sarstı. Yere göğe konulamayan küreselleşme, salgının bu denli küresel ölçekte yayılmasına neden oldu. Üretimden tüketime kadar olan tüm mekanizmalar felç olma durumuna geldi. Dünya ekonomisi çok sık tekrarlanan bir tabirle “eşi benzeri görülmemiş bir krize” doğru sürüklenmekte şu an.

Dünyaya hakim olan küresel neoliberal sistem, halihazırda sadece adaletsizlik ve zulüm üretiyordu. Bu saatten sonra da ondan olumlu bir netice beklemek faydasız. Yine yüzde 99, yani “büyük ama mazlum veya ezilen çoğunluk”, yüzde 1’lik “kaymak” tabaka servetini, gelirini, refah seviyesini ve sefahatini artırabilsin diye çalışmak zorunda olacak. Hatta bu salgın nedeniyle azalan üretim ve dahi tüketim nedeniyle daha da fazla fedakarlık yapacak, daha fazla acı çekecek.

Çünkü piyasaların durması veya fabrikalarda çarkların dönmemesi, sermaye sahiplerini hayati sıkıntılara sokmaz. Hele ki rantiyeye, paradan para kazananlara hiçbir zarar veremez.  Tersine, herkesin kaynağa yani “borç paraya” acilen ihtiyaç duyduğu ortam, “faizcilerin”, “tefecilerin”, kısaca rantiyenin sevdiği iklimdir. Sermaye sahipleri de ya karlarda azalma yaşayacaklar ya da en kötü ihtimalle bir sene zarar yazacaklar. Olan tabii emeğiyle hayatını idame ettirmek durumunda olan çoğunluğa olacak.

Çünkü onların, yani dünyadaki çok büyük bir çoğunluğun hayatları yevmiyeye, haftalığa veya ay başında alacakları maaşa, ücrete bağımlıdır. Faturalarını ödemeleri, kiralarını yatırabilmeleri, ailelerinin “temel” ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri buna bağlıdır. Çok büyük bir çoğunluk için hayat aslında “1’er aylık periyotlara” hapsolmuştur veya bu insanlar, “1 aylık dilimlere hapsolmuş köleler”dir.

Bütün dünyanın teyakkuza geçip can havliyle kendisini evlere hapsettiği bir olağanüstü dönemde bile ev sahibiyle kira, elektrik şirketiyle fatura, marketçiyle pazarcıyla sebze meyve cebelleşmesini yaşayan milyonlarca insan mevcuttur. Böylesi bir ortamda işinden atılıp gelir bakımından “sıfırlanan” veya uzunca bir süredir “sıfır olan” insanlar vardır bu memlekette. Bu çaresizlik hali, can havlinin önüne geçebilmektedir.

Bir de iyi kötü işi gücü olan ama normal şartlarda bile kıt kanaat geçinmeye çalışan, hayat pahalılığından, geçim sıkıntısından dolayı yorgun insanlar vardır. Bu insanların sesinin çıkmaması, durumlarından çok memnun oldukları anlamına gelmez. Bu toprağın insanları şükretme eğilimindedir, “beterin beteri var” diye düşünüp içine atmaktadır. “Haline şükretmek”le “halinden memnun olmak” tam da aynı şey değildir.

Yıllardan beri ekonominin köklü sorunlarına dair adamakıllı çözümler üretmek yerine, “seçim odaklı” günlük politikalarla büyümüş olan sorunlar bugün ayak bağı olmaktadır hem yönetenlere hem de yönetilenlere. “El parası” ile, yani borçlanarak “hak edilmeyen bir zenginliği” yaşama hevesi, yüksek faizlerle alınan borçların rant odaklı alanlara harcanması, çoğunluğu değil de bu devirde türemiş yeni “kaymak tabakayı” tercih eden politikalar ve küresel neoliberal ekonomik sistemin kuyruğundan ayrılmama tercihi bugün krizden öte bir buhran gibi karşımızda durmaktadır. Buna salgının getirdiği olumsuz ve görülmemiş durumu da ekleyince tablo daha da kötüleşiyor.

Ancak burada bütün suçu atmak, aynı 2009 krizinden sonra “teğet geçti” demek gibi bir şey olacaktır. Nitekim, 2009 yılında Türkiye ekonomisi yüzde 9,2 daralmıştı. Meseleyi olduğu gibi görmek, mevcut durumu tüm zaviyeleriyle kamuoyuna sunup buna göre bir çözüm aramak en doğru yol olacaktır. Yoksa iktidar medyasının ciddiye almaya değmez saçmalıklarıyla halkı oyalamak kimseye fayda sağlamayacaktır.

Son birkaç senedir yaşanan sıkıntının adını koymayıp, her fırsatta esnafa, tüccara “nefes kredileri” açıklamak tuhaf değil midir? Sıkıntılı bir hal yoksa, kirasını veya personelinin maaşını ödeyebilsin diye insanları faize sokmak mantıklı mıdır? Daha da enteresanı, “kamu bankaları vatandaşa destek oluyor” deyip, insanları “temel ihtiyaçları” için dahi bankalara borçlandırmaktır herhalde. Öteden beri uygulanan ekonomi politikalarının temel mantığı bu değil miydi zaten? Bu noktada faizin yüksek veya düşük olması da anlamsızlaşıyor.

Nasıl ki bugünkü hakim iktisat anlayışı emeği yani insanı değil de sermayeyi yani bugünkü şekliyle kapitalisti ve emperyalisti önceliyorsa, bugün bizim ekonomi politikalarımız da “büyük çoğunluğu” yani halkı değil de rantiyeyi yani “parası olanı” önemsiyor. Öyle olunca da insanların “hayatta kalabilmek” için bankalara borçlanması da normalleşiyor. 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Burak Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 2019-2020 Cemil Usta Sezonu Süper Lig şampiyonu sizce kim olur?