Bir ipe asılmak

“Kraliyet Hava Yolları’na ait nakliye uçağı İstanbul’a ulaştı. Yüklemenin ardından İstanbul hava limanından kalktı. İngiltere’ye daha önce Türk Hava Kuvvetleri’ne ait askeri kargo uçağıyla iki kez tıbbi ekipman desteği sağlanmıştı.

İngiltere İskan Bakanı daha önceki açıklamalarında Türkiye’den 84 tonluk büyük bir kişisel koruyucu ekipman sevkiyatı bekliyoruz’ demişti.”

İktidara yakın gazetelerin haber sitelerine yorumsuz yazılan bu bilgilerin ne manaya geldiğini onlar bilmiyorlarsa, biz hiç bilmeyiz. Ki onlar “İngiltere pasaportum hazır. Ben hemen giderim ama M.M.’nin hali nice olur” muhabbetlerinden çok zevklenmişlerdi katıldıkları tv programlarında, ironi yapmıştık diyerek bir gün sonra hem de..

Korona günlerinin gelişini basiretli, ferasetli, uzak ve yakın görüşleri gayet net olan ve bizi yönetmek görevlerinin hepsini yüklenen seçilmiş ve atanmışlarımız tıbbi koruyucu ekipmanlarımızın çokluğuna böyle bir çözüm, çare bulmuş olabilirler. İtirazımız yok.

Hatta demeci yayınlanan İngiliz bakanın neden İskan Bakanı olduğu sorusu da aklımıza gelmez. Sade ve kuru bir şekilde “Bekliyoruz” demesine de biz, hasret kalmışlığın hüznünü katıveririz başarmanın şevkiyle.

Korona günlerinde ve gecelerinde haberli olduğumuz bu yardım göndermenin elbette her insanımızda bir çağrışımı olacaktır. Benim burada kendimi örneklendirerek paylaşımda bulunmamı hiç kimse, tv kanallarında maske kullanılsın mı, kullanılmasın mı, maske tıbbi koruyucu ekipmanlardan sayılır mı tartışmaları yapan prof.larımızın yanına sokulan psikiyatri dalında iştigal eden uzmanlarımıza bir öykünme saymasın. Haşa! Biz haddimizi biliriz.

Refahyol günlerinin “kale” insanlarından Prof. Dr. Osman Altuğ hoca’yı dinlemiştik. Refahyol Başbakanı Erbakan’la, İngiltere’ye karşı yaptıkları bir mücadelenin destanını anlatmıştı, gözlerimizi yaşatarak.

Bir önceki Mesut Yılmaz hükumeti devlete borç verenlerden yüksek faiz ödemek şartıyla topladığı paralardan önemli bir kısmını (miktarın ne olduğunu isteyen araştırıp bulabilir. Çok seslendirilmesine rağmen ben hafızama yük etmedim o rakamları.) İngiltere bankalarına yatırmış. Hem de faiz istemeden, hem de muhafaza masrafı adı altındaki yüksek bir meblağı ödeme garantisiyle.

Maksat Türkiye Cumhuriyeti’nin reklamını yapmakmış.

Türkiye öyle büyük devlet ki, İngiltere bankalarında paraları var, diyecekmiş öteki devletler. Vasat altı zekalı Temel fıkrası gibi bir durum diyeceğim amma..

Söz buraya gelmişken, geçen hafta övgülerle anılan T.Özal’dan söz etmemek olmaz. Zira o T.Özal’dı, “Beni çağırdığında sanıyordum ki, beni Kadıköy ilçe başkanı yapacak” diyen Mesut Yılmaz’ı, bugün hala yazdığımız Mesut Yılmaz yapan, eden, eyleyen…

Kadıköy ilçe başkanlığı hayalinden ötesi olmayan birinin, yetkili olduğunda İngiltere bankalarına teslim ettiği paraların hangi mücadeleler sonrasında geri alındığını “Ey Türk Gençliği”nin bilmek hakkına vurgu yaparken, bir cümlemiz de T.Özal övgücülerine var.

Bush’un montunu giyen T.Özal’ın, o montu giydiği günü niçin unutuyorsunuz. Tarihciler diyorki: Bush’un montunu Sezar giydi Roma’yı yaktı, T.Özal giydi Ortadoğu’yu yaktı, Kuzey Afrika’yı yaktı!

Biz unutmadık…

İngileter, Mesut Yılmaz dedik, Hasan Saka’yı da hatırladık.

Son yarım saatinde ziyaretine gelen İsmet Paşa’ya “Sana burada hürmet ettim, orada da edeceğim” sözünü veren Hasan Saka 1944-47 yılları arasında Dışişleri Bakanı iken gittiği İngiltere anılarından birini, İsmet Paşa’nın ünlü kalemşoru Y.ziya Ortaç’tan okumuştum.

 Görüştüğü İngiliz bakanın ceket yakasının yamalı olduğunu görünce, şık kıyafetinden dolayı utandım demiş Hasan Saka.

O yıllarda İngiltere’de harp vardı, yamalılık normaldir deyip geçebilirsiniz ama TÜrkiye’de “Milli Şef” idaresi vardı diye itiraz edecekler bulunabilir.

Neden sorusu gelmişti aklıma. Neden Büyükelçimize o dışişleri bakanının yahut öteki bakanların varsa o yamalılıklarının gerçekliğini sormadı.

Zira karşılaşacakları diğer ülke dışişleri bakanlarını iyi tanıdıklarından ve sürekli takip ettiklerinden, neyi görürlerse üzüleceklerini iyi bilirler diye tarihte çok notları vardır o ingilizlerin.

Nereden nereye mi?

Yoksa hep aynı yer mi?

TRUMP'I YADA HÜLAGÜ'YÜ ANLAMAK

Sayın Cumhurbaşkın Erdoğan’ın “Hülagü ve Kadıhan” anlatımı kendi sesinden şu cümlelerle başlar: “Cengiz’in torunu Hülagü Bağdat’ı ele geçirip şehri baştan sona yağmalar.”

Sonra, davetini kabul eden medrese müderrisi Kadıhan ile diyaloğunu anlatır. “Beni buraya getiren sebep nedir?”

Hülagü’nün bu sorusuna Kadıhan gayet açık ve net cümlelerle cevap verir. “Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Zevk ve sefaya daldık. Makam, mevki, mal peşine düştük. Allah da nimetlerinii geri almak üzere seni gönderdi.”

Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmasından özetlediğimiz bu hadiseyi, yaşadığımız korona günlerinden ilhamla Mustafa Özdamar’da yazmış. Dervişcesine, derviş bakışıyla, derviş yorumuyla ve derviş anlatımıyla.

Okuyasınız diye takdim ediyoruz. (Mustafa Özdamar.com/zuhurat yazıları)

DEHRİN DEBBUSİLERİ

Hakir fakir bencağaz sürekli hep Koroni ya da Kurani deyip duruyorum, daha doğrusu durmuyorum hep aynı şeyi söylüyorum ya! Nedeni şu: Canlı bile olmadığı, canlılara tutunarak çoğaldığı söylenen bu gizemli varlık, bütün dünyayı istilâ ettiği anda, dünyayı sömüren ve semiren bütün barbarları ve barbarlıkları ânında zınk diye durdurdu! Sıradan bir olay değil bu! Birilerinin keyiflerinin kekâsı için yapılan edilen bir istilâ değil bu! Kemirgenlerin ve sömürgenlerin kendi dertlerine düşmeleri, mâsum ve mazlumların, çocukların kadınların üzerine yağdırdıkları kimyasallardan bile ümit kesmeleri sıradan bir olay değil!

Dehr’e sövüp saymayın, sataşmayın; O Allah’dır tarzında bir hadîs-i şerîf var. Derin mânâlı ve mahrem muhtevâlı bir söz bu! İnansanız da inanmasanız da, bi de bu balkondan bakın bu gizeme yâhu!

Evrenin ve devrânın çözümsüz gizem dekorları içerisinde dönüp dolaşan her şeyler, bu Dehr kavramının kapsamına girer; uyanın, uyanalım, uyansınlar ve utansınlar bütün insanlar!

Rabbenâ hep bana bencilliğinin çöplüklerinde tabiatın tabiatıyla tepişmek, akla ziyan, fikre ziyan, zikre ziyan bir tavır! Mümin münkir, müslim gavır herkes ortak bu tavırda!

Agalar beyler paşalar / Bu dereyi tez aşalar / Hakka hukûka koşalar / Hep berâber, hep berâber!

Hakları hukukları çiğnenen insanlar, mutlu olamazlar! Mutlu olamayan insanlar boş duramazlar! Çâresizlikten çâre çıkarma öyün savma adına illâ bir şeyler yaparlar! Tabiatın tabiatı, haklılara haklarını, haksızlara müstehaklarını vermeyi zorunlu kılar!

Haddini bilmeyene haddini bildirmek, kırk yetimi geydirip doyurmak derler büyükler!

Küresel bazda inanılmaz hızda haddini hudûdunu bilmeyen, herşeyi ve herkesi kendine tahsisli çerez bilen o kadar nâdan ve nobran var ki yeryüzünde! Dehrin Debbûsîleri olan Koroni veya Kurani orduları, bu nahoş hadsizliğin hesâbını soruyor şimdilerde! Elinden ve dilinden bir şey gelmeyen, ahları arşa dayanan mutsuz mâsumlar mağdurlar ve mazlumlar adına!

Kemirgenlere ve sömürgenlere haddini bildiren Debbûsîlerin zorunlu kıldığı kurallar bağlamında şunu söylüyor bizim Müderris Salih Ekinci Hoca: Bu günlerde dışarı çıkmak haram!

Hiç kimsenin kuşkusu olmasın bundan! Çooook doğru söylüyor Salih Hocam! Kitabına Sünnetine isâbetli bir söylem bu! Osmanlı bir söyleyişle: İfâdeyi merâm, muktezâyı hâle muvâfıktır! İktizâyı zaman muktezâyı hâle mutâbıktır!

Helâl ortamlarda helâl işler yapanda, kendiliğinden kalkar gider bu manda! Manda da neyin nesi demeyin, manda, kumanda, komut! “Zalûm ve cehûl” beşere çekidüzen vermeyi hedefleyen Debbûsîlerin direktifi bu! Debbûsî ne demek biliyor musunuz? Debbus, topuz, Debbûsî topuzlu demektir. İnsanlığın pîri Hazreti Mevlânâ Moğol istilâsı yıllarında Cengiz Han’ın topuzlu orduları için kullanmış bu kelimeyi. Hıkmet-i Hüdâ Cengiz’in ordularını çoktan sollayan Koroni’nin medyada yer alan görüntüsü de topuz çağrışımı veriyor!

Vaktiyle ağniya (zenginler, varsıllar), zekât, sadaka ve sosyal yardımlar konusunda ihmâl ve ihlâle düşünce, Hazreti Mevlânâ’ya:

– Efendim, ağniyâ, gariban hakkını gözetmez oldu! Varsıllar, yoksul hakkı olan zekât ve sadaka vergilerini vermez oldular!.. diye şikâyet etmişler.

İlim irfan, hıkmet ve zarâfet bilgesi Mevlânâ:

– Üzülmeyin, demiş, onlar kuddûsîlere (yoksul gariblere) kendiliklerinden, kendi rızalarıyla gönüllü olarak vermezlerse, debbûsîler (elleri topuzlu zorbalar) gelir, zorla şerle döve söve ellerinden alır!..

Hakîkaten de öyle olmuş. Bir süre sonra Moğollar gelmiş ve her tarafı talan etmiş.

Kıssadan hisse, hakir fakir bencağaz diyorum ki, sana verilen, sana edindirilen her şey illâ da senin değildir.

Sana verilen can, sana emânettir.

Sana verilen ten, sana emânettir.

Sana verilen hayat, sana emânettir.

Sana verilen mal mülk, çoluk çocuk sana emânettir.

Irz nâmus, iffet ve ismet hâriç sana verilen her şeyde başkalarının da hakkı vardır.

Mal benim diye istediğin gibi yiyip yutamazsın! Oburluk hakkın değildir! Keyfince yiyip yuttuğun lokmada bile, onu bulamayanın hakkı vardır!

Bedelini ödemiş de olsan, senin gözüken her şeyde başkalarının da hakkı vardır!

Bedelini ödüyorum diye elektrik, su, odun, kömür, doğalgaz vs. gibi ortak servetleri hoyratça kullanıp israf edemezsin. Aynı şeylerde bütün dünya halklarının hakları vardır.

Havayı kirletemezsin, sokağa çöp atamazsın, yola tüküremezsin. Onlarda herkesin hakları vardır.

Mal benim, para benim diye, istediğin gibi, doymayan kaprislerin ve iyileşmeyen komplekslerin doğrultusunda habire eşya değiştirip duramazsın. Senin attıklarında ve aldıklarında onların da hakları vardır.

Senin israfın, savurganlığın başkalarına kıtlık ve yokluk olarak yansır.

İşin aslının aslı, mal da senin değildir, mülk de senin değildir. Eğer meselenin kökünü kötmeğini kavrayabilirsen, emânetçiliğinin farkına varır ve ona göre davranırsın, emânete riayet eder ve gizli ihânete düşmezsin.

Sen bunları içinden gelerek içtenlikle yapmazsan, dışından zorlamalar gelir çatar o zaman.

Zor, şer ve kominal belâlar gelir çatar.

Debbûsîler gelir tepene biner.

Bu baş ağrısından kurtulabilmen için, evvelâ senin senliğinin, öz benliğinin farkına varman ve onu doğru dürüst hakkıyla yaşaman gerek.

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 20-65 yaş arasında birisi olarak Maske alabildiniz mi?