Her şey biz hâlâ yaşarken oldu 

Üç tarafı denizlerle, tek tarafı karayla çevrili cennet vatanımızda ne de güzel yaşıyorduk. İnsanlar mutlu, mesut, huzurlu demeyeni döverlerdi. Mutlu olmak Sinan Çetin’in malum kısa filmi gibi adeta emirdi. Her şeyimiz tamdı, domuzumuz eksikti. Domuz eksiğini gidermek amacıyla ithalata yumulmuştuk. Bir de kuş sütü eksikti ki onu da market zincirlerinden edinecek halimiz yoktu. Eksiğini hisseden evinde kuş yetiştirse, sütünden, tüyünden istifade etse kim ne derdi?

Elbette bu huzuru, mutluluğu gözü götürmeyenler de vardı. Çok yakın zamana kadar suçlu bulunup tutuklananlar bir bankaya para yatırmak, bir dershanede öğretmenlik yapmak, şaibeli olduğu sonradan öğrenilen bir sınava girip memur olmak, bir gazeteye abone olmak, illegal olduğu sonradan bildirilen bir programı telefona yüklemek gibi önemli terör suçları dolayısıyla hüküm giymişlerdi. Bu türden çok önemli terör suçları için bir yargılama yapılmaksızın tutuklulukların uzaması, adil yargılanma yahut sanıklara haksızlık yapılıp yapılmadığı üstüne kimsenin çıtı çıkmamıştı. Ardından bir siyasi partinin genel başkanından milletvekillerine adı teröre yahut terör söylemine bulaşmış kim varsa tutuklandığında da yine milletçe takdir edilmişti. Konulardan pirelenen birileri göze çarptığında o dahi derdest edilmiş, iltisaklı irtibatlı sayılmış, yine bu da çok güzel hareket olarak karşılık bulmuştu.

Suskunluk o denli büyümüştü ki herhangi bir proje üstüne karar alındığında, o karar üstüne fikir belirtenler, söz söyleyenler tutuklanmış, akıbetleri sorgulanmamıştı. Artık elinde bırakılmış tek protesto imkânı sandığı, sosyal olduğu iddia edilen bir internet sayfasında üçbeş cümle kurmaya kalkan herkes potansiyel devlet düşmanı, hain ilan edilebilir hale gelmişti. Kimsede tepkisini gösterecek, karşıtlığını ifade edecek, yanlışı hatırlatacak mecal bırakılmamıştı. Yıllar önce bir eylem, miting, protesto gösterisi düzenlemek mümkünken bugün onun dahi imkânı ortadan kalkmıştı. Doksanlı yılların baba Esad’lı Suriye’si gibi üçbeş insanın bir araya gelmesi rejim için tehdit unsuru gibi algılanır olmuştu. Memleket bu kadar süt liman seyrederken hiçbir baskı unsurundan, kısıtlamadan, olağanüstü halden, sıkıyönetimden, diktatörlükten, otokrasiden, monarşiden söz edilemezdi. Zira tüm bunlar demokrasi çerçevesinde, son derece özgür, kişisine göre müreffeh bir ortamda cereyan ediyordu. Bir yerde herkes, her kesim gönüllüydü, en azından karşı çıkış görülmezdi. Şiddet dersen hiç mi hiç yoktu; öyle bir şey olsa haberi yapılır, bir gazete olamamış televizyonlarda yayınlanır, olmadı cep telefonuyla videosu falan çekilirdi. Ekonomi dersen bir önceki aya göre uçmakta, eğitim dersen bakanlık seviyesinde cümle âleme gülücükler dağıtmaktaydı.

Derken ansızın bir virüs peydahlandı, bu kadar güzel seyreden memleket ahvalini permeperişan ediverdi. İnsanlar her bir şeyi nerdeyse sudan ucuz edinebileceği marketlere gidemez oldu. Hafta sonu çimlere basmanın yasaklandığı deniz kenarında beton, taş ve parkeden oluşturulmuş alanlarda mangal yapıp çok çalışıp muhteşem buluşlara imza attığı yoğun bir haftanın stresini atamaz hale geldi. Çay fiyatına maç izlenebilen kahvehanelerde süper lig maçları takip edemez ve hatta Veliefendi’ye yahut kendi memleketinde bir hipodroma uzanıp ganyan oynayarak para kaybetmekten aşırı heyecan yapamaz duruma düştü. Bunlardan âlâ dert m’olurdu? Olurdu. Bunlardan âlâsı; çocuklar Hardward’a adeta nal toplatan okullarına devam edememekten yakınır, okuyup inşaat uzmanı olamamaktan, lüks AVM kafelerinde garsonluk yapamamaktan mustaripti. Okumak, büyük adam olmak iştiyakıyla yanıp tutuşan çocuklarımız, evlerinde kalmak suretiyle eğitilemeyip küçük adamlar olmaya mecbur bırakıldı. Namazını cemaatle kılıp yedi mi yetmiş mi kat sevabı katlayıp cenneti garanti edemeyen cami cemaati boynu bükük kalmış, cumaları dahi tek başına dev kadro evinde kılmaya çalışmaktaydı. Çok çalışıp yurduna milletine yararlı birer fert olmak için can atan işçiler, asgari ücretlerini alıp krallar gibi yaşamaktan aciz kalmıştı. İnsanlar hep evlerinde kalmak üzere şartlandığı için hırsızlar dahi iş göremez hale gelmiş, çoluk çocuğunun maişetini sağlayamamak derdiyle kıvranmaktaydı. Artan intihar olayları ise birdenbire kesilivermiş, intihar adayları canıma kıymaktansa hastalıktan kırılırım düşüncesiyle işini terk etmiş görünmekteydi.

Neyse işte, bu virüs vatan haini değilse nedir yani?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 20-65 yaş arasında birisi olarak Maske alabildiniz mi?