Manası değiştirilen kavramlar: 1 fıkıh

İmam Gazali Hazretlerinin İhyaû Ulûmi’d-Din yani Dini İlimlerin İhyası isimli eseri adeta tükenmez bir hazinedir. Zaman zaman, atıfta bulunarak, zaman zaman da hiçbir atıfta bulunmadan bu kitaptan bölümler naklediyoruz.

İmam Gazali Hazretlerinin vefat tarihi hicri 505’dir (m: 1111). Şu an 1441’inci hicri yıldayız. Yani aradan 9 asırdan fazla bir zaman geçmiştir. Dolayısıyla da ümmetin en hayırlı nesline -bize göre- çok yakın bir zamanda yaşamıştır. Nitekim gerek kendi devrinde ve gerek se kendinden sonra çok büyük âlimler yetişmiştir. Örneğin Abdülkadir Geylani (v: 1166) Hazretleri onun çağdaşıdır. Ama buna rağmen İmam Gazali Hazretleri kendi devrindeki âlimlerin bozulmasından ve dini ilimlerin ve kavramların asıl maksatlarından uzaklaşmalarından oldukça muzdariptir. Kitabının ilk bölümünü oluşturan ilim konusunu işlerken çok önemli beş kavramın asıl bağlamından nasıl koparıldığını ve ashâb-ı kiram döneminde kullanılan manaların dışında bir manaya nasıl çekildiğini belirtmekte ve şöyle demektedir:

 “Değişikliğe uğrayan asıl terimler beş tanedir: Fıkıh, İlim, Tevhit, Tezkir ve Hikmet. Bütün bunların ifade ettiği manalar, güzel manalardır. Bu sözlerin taşımış olduğu manalara sahip olan kimseler, dinî şeref ve kıymetlere sahip olanlardır. Fakat zamanımızda bu terimler, gerçek manalarını kaybetmişler ve kötü manalara aktarılmışlardır. Bunun için saf kalpli insanlar, bu kelimelerin değişik manaları ile vasıflanan kimselerden nefret edip kaçmaktadırlar. Asli manasından uzaklaştırılan terimlerin birincisi ise Fıkıh’tır.

 Bu terim esasen, aslî manasından çıkarılmış ve başka manalarda kullanılmış değildir. Ancak bu kelime, fıkhın cüz’î ve fer’î meselelerinde kullanılmış ve kapsadığı geniş mana terk edilmiştir. Fetva ilminin garip meselelerinde, bazı illetlerin anlaşılmasında, teferruatla ilgili konuşma ve cedelleşmelerde kullanılmıştır. Zamanımız âlimlerine sorarsanız fetva verenleri en büyük fıkıh âlimi diye gösterirler. Fetva konusu üzerinde kim en çok durmuşsa en kuvvetli fıkıh âlimi o sayılmıştır.

Ashap devrinde ise “Fıkıh” kelimesinin delâlet ettiği mana şu idi: “Âhiret yolunu öğrenmek, nefsin hastalıklarını bütün incelikleriyle bilmek, bozuk işlerin neler olduğunu ve dünya sevgisinin iyi bir şey olmadığını anlamak, âhiret nimetlerini bilmek, kalbi Allah korkusu ile doldurmak” gibi geniş manada bir ilmin ismi idi.

Kısaca, Allah korkusunu kalplere yerleştiren ilmin adı “fıkıh” idi. Yoksa boşama, azat etme, alışveriş ve kira gibi konuları bilmek fıkıh değildi. Çünkü bu konularla kalbin korkutulması mümkün değildir. Kalp korkusu şöyle dursun, aksine sırf bunlarla uğraşmak kalbi katılaştırır. Zamanımızda gördüğümüz gibi, Allah korkusu kalplerden silinip gider.

“Onların kalpleri vardır, onlarla gerçeği kavramazlar.” (A’râf, 179)           

Burada “gerçeği kavramazlar” sözünde geçen “Fıkıh” kelimesi, “Fetvaları anlamazlar” manasında değildir. Aksine, “imanın ne olduğunu anlamaz ve bilmezler” demektir.

Hayatımı veren Yüce Allah’a yemin ederim ki;  fıkıh ile fehim (anlayış) kelimelerinin manaları aynıdır. Ancak bu sözlerden biri eskiden kullanılmış, diğeri ise sonradan kullanılmıştır. Bu manada Yüce Allah buyuruyor:

“Onların içlerinde size karşı duydukları korku, Allah´a olan korkularından daha şiddetlidir. Böyledir, çünkü onlar tefekkuh etmeyen (anlamayan) bir topluluktur.” (Haşr, 13)

Bu âyet-i kerimede onların Allah’tan pek az korktukları, buna mukabil insanların güç ve saldırılarından çok fazla korktukları beyan edilerek bu durum, onların anlayışsızlığına (fıkıhsızlığına) ve imanlarının zayıf oluşuna bağlanmaktadır.

Bir düşünün bakalım, bunların anlayışsız olmaları, fetva çeşitlerini bilmediklerinden dolayı mıdır;  yoksa bildirdiğimiz gibi tam manasıyla Allah’a iman edip O’nu tanımadıkları için midir?

Sad İbni İbrahim El-Zührî’ye soruldu: “Medine’de en büyük fakih kimdir?” Dedi ki: “Allah’tan en çok korkandır.”

Enes b. Mâlik (r.a.): “Sabahın erken vaktinden güneşin doğuş zamanına kadar Allah’ı zikreden bir cemaatle bulunup oturmam, dört köle azat etmemden bana daha sevimlidir” hadisini naklettikten sonra Yezid El-Rakkaşî ile Ziyad El-Nümeyrî’ye dönerek şunları söylemiştir:

“Bu hâdis-i şerifte Hz. Peygamberin buyurduğu ve kastettiği zikir meclisleri, sizin bugünkü zikir meclislerinize benzemezdi. Sizin meclislerinizde konuşan bir vaiz, vaaz ve nasihatlerini uzattıkça uzatıyor. Fakat biz, Resûlullah zamanında bir araya geliyor, iman konusunda konuşmalar yapıyor, Kur’an ayetlerinin manaları üzerinde dikkatle duruyor, böylece dinde fıkıh sahibi oluyor ve Allah’ın bize ihsan ettiği fıkıh bilgilerimizi insanlara yayıyorduk.”

Burada görülüyor ki Hz. Enes (r.a.), Kur’an üzerinde düşünmeyi ve Allah’ın ihsan buyurduğu nimetleri zikretmeyi “Fıkıh” diye adlandırıyor.

Konuya devam edeceğiz inşallah.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kasadar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 20-65 yaş arasında birisi olarak Maske alabildiniz mi?