Bizi överek dövdüler

Abartılı övgü cümlelerinden oldum olası korkarım. Biri sizi göklere çıkarıyorsa dikkat edin belki de oradan yere çalmak içindir. “Sen ağamsın, paşamsın”, “sen bir tanesin”, “başımızın tacısın” …diye güzellemeler yapan kişiler sonunu düşünmeden karşısındakine bir sürü vaatte bulunan kişiye benzerler.

İş, vaadini yerine getirmeye gelince bir kenara sıvışıverirler. Abartılı söz meşrubatın içerisine yerleştirilen uyku ilacı gibidir. Meşrubat bitmeden uyku gelir kapıya dayanır ve içeceğinize musallat olan kişi ceplerinizi boşalttıktan sonra tüyüp gider.

Bu memlekette din görevlilerine lafa gelince olağanüstü iltifatlar edilir yere göğe sığdırılamaz. Lakin en ufak bir hatasında mahalle halkı ya da cami cemaati işin aslını faslını araştırmadan müftüyü şikâyet eder, hocayı harcar, müezzini kovdurur. Herkes imamlığın ne büyük mertebe ne şanlı bir meslek olduğunu söyler, fakat kimse evladının imam olması için en ufak gayreti göstermez.

Öğretmenler için de aynı şeyi söylemek mümkün. Öğretmenlere yapılan iltifat saymakla bitmez. Hatta onlarla ilgili yazılan aforizmalardan koca bir kitap olur. Öğretmen annedir, babadır, istiridye incisidir, mumdur, bahçıvandır… O sadece tek bir harf öğrettiği için kölesi olmaya hazır olduğumuz insandır. Bu kadar iltifata rağmen en çok vefasızlık ettiğimiz, veli olarak karşısına çıkıp ağzımıza geleni söylemekte beis görmediğimiz ve de en ufak bir rahatsızlıkta Cimer’e şikâyette bulunduğumuz, öğrenci olarak gereken ihtiramı göstermediğimiz, idareci olarak emir eri gibi kullanmaya çalışarak sürekli sabrını sınadığımız kişidir o.

Doktorlar ömürlerini çalışmaya, insan hayatını kurtarıp çareler bulmaya adamış fedakâr insanlardır. Bir doktorun hangi engelleri aşıp da o noktaya geldiğini en iyi yine onun çevresi bilir. Öğrenciliği uzun ve çileli; asistanlığı ve uzmanlığı ayrı direnç ve sabır gerektiren bir süreç. Sözde doktorları severiz. Allah doktora muhtaç etmesin onlarsız da bırakmasın diye duada bulunuruz. Felaketlerde, salgınlarda ve savaşlarda bir nefer gibi nasıl kahramanca çaba gösterip, cansiperane mücadele ettiklerini daha bir yakından görürüz. Anne babalar en çok çocuklarının doktor olmasını isterler. Lakin görev başında en fazla hakarete uğrayanlar, tartaklananlar ve de saldırı sonucu öldürülenler yine doktorlardır. Bu kadar büyük sevgi cümleleri kurup bu denli duyarsız ve vefasız davranmak nasıl bir psikolojinin ürünüdür acaba?

Sakarya’da sadece bir doktorun oturduğu apartmanın girişine yapıştırılan notta “sağlık çalışanları apartmana girip çıkarken kapı kolları ve merdiven korkuluklarına temas etmesin” ikazının yer alması bile çok şeyler anlatıyor. Doktor en yakın mesafeden virüs bulaşır mı bulaşmaz mı diye hiç düşünmeden vatandaşa yaklaşırken vatandaş (bazı vatandaşlar) aynı doktorun evine çıkarken korkuluk demirlerine tutunmasını kendisi için bir tehdit olarak algılayabiliyor. Bütün bu örneklere bakıyorum da abartılı bir övgüyle karşılaşmamak için sürekli yol değiştiriyorum.

EY ŞEHİR! VERDİKLERİNİ AL, ALDIKLARINI GERİ VER.

“Bugünlerde herkes başka yaklaşıyor aşka” demiştim yıllar önce bir şiirimde. Ne demek istedin diyenlere şimdi açıklayabilirim. Aşk uzaklaşarak yaklaşmaktır bundan böyle. Bu korona günlerinde kiminle konuşsam içinde sımsıkı tuttuğu aşkını salıveriyor: “Şu günler geçsin köye yerleşeceğim”, “Aslında ne varsa toprakta var, toprakla uğraşacağım”. Bu ifadeleri o kadar çok insanın ağzından duydum ki. Ağzından dedimse rûberu değil elbette. Ya telefonla ya sosyal medya ile yaptığımız dertleşme temelli görüşmeleri kastediyorum.

Doyduğu şehirden uzaklaşarak doğduğu topraklara yaklaşmak istiyor insanlar. Faruk Nafiz “İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar” diyordu “Sanat” isimli şiirinde. Ben de düz caddeden başka bir dolaşım alanı görmemiş bu şehirli arkadaşlara şairin söylediğinin tam tersini söylüyorum: “İncinir sarp dağlarda caddede gezen ayaklar”

Her ne kadar yaşanan sıkıntıdan mütevellit geçici bir heves olsa da bu köye dönüş arzusu bir yönüyle de önemli bir hakikate ışık tutuyor. İnsanın ruhu böyle zamanlarda aslına avdet ediyor. Fıtratıyla tanışıyor insan. Anasır-ı Erbaa ile kaim olduğunu hatırlıyor. Su, ateş, toprak ve hava olmadan plastiğin, metalin, sentteğin ve betonun insafın terk edilmiş bir insanlık hilkatine uygun olanı arıyor. Sanırım köyleri ve kasabaları biraz fazla ihmal ettik. Herkesin aşkı yaşadığı şehirden kopmaya başladı. Ağaç dikmek, bostan yapmak, bahçe kurmak, hayvancılık yapmak, toprak yolda yürümek sevdası insanımızda geçinmek için geldiği şehirle bir hesaplaşmaya dönüşür. “Bana verdiklerini al, benden aldıklarını geriye ver” diyerek.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 20-65 yaş arasında birisi olarak Maske alabildiniz mi?