Meczup değilseler nereye mensupturlar?

Evdeyim. “Siyaset mahallesinden/onlar da çocuktu” kitabımı yayına hazırlarken, bir yandan da okuyamadığım kitapları karıştırıyorum.

Dünya gündemi “corona” adlı virüsün işgali altında. Ülkemizde de “Sıhhiye ve İctimai Muavenet vekaleti”adıyla kurulan ve bugün “Sağlık Bakanlığı”na dönüştürülen bakanlığın “pandemic” mücadelesi, iktidar ve muhalefetin “ictimai muavenet” (sosyal yardım) tartışmalarının gölgesinde yaşatırken insanımızı, hastalanmamak tedbirlerimizdendi okumak. Bunu yapmaya çalışıyordum.

“1979 yılında veya 1978’de Selçuk Üniversitesi Rektörü’nün daveti üzerine Konya’ya gelen Prof. Abdulkadir Karahan merhum, iki günde Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun kitabını esprili bir şekilde açıklamasını yaptı ve bitirdi.”

Mahmut Toptaş Hoca’mızın 26 Mart 2020 tarihli gazetemizdeki yazısının ilk paragrafıdır buraya aldığımız satırlar.

İki haftadır yoksun deyip aradığında, bu yazısını, daha doğrusu ünlü bilim insanımız merhum Abdülkadir Karahan’ı konuştuk. Zira makalesi önümdeydi ve ben Abdulkadir Karahan merhumdan istifade etmeyi, faydalanmayı, öğrenmeyi İslam Enstitülere çok gören “Sacayağı hücresi” elemanlarının hangi sıfatlarla değerlendirilmeleri gerektiğini düşünüyordum. Bunları anlattım, sözü bana bıraktığında Mahmut Hocama. İşte şimdi yazacaklarım, o dediklerimin bir harita üzerindeki tesbitleridir. (25 Mart 2016 – Milli Gazete –Sacayağı öyle, kaz ayağı nasıl?)

Karahan hocanın o gün ısrarla “okuyun çocuklar” demesinin bir karşılığı vardı muhakkak. Belki de insanımızı, ki karşılarında konuştuğu topluluk üniversitelilerdi, “meczup” lardan korumak arzularından biriydi.

İlk defa 25 Mart 2016 tarihinde yazmıştım, elemanlarından birinin vefatı dolayısıyla ifşa ve itiraf edilen “Sacayağı hücresi”ni. Sonra her yazmam gerektiğinde yazdım.

Karahan hocanın “kitap okumaz” dediği Korutürk’e, “İmam Hatip ve İlahiyat öğrencilerinin önünü ben keserim” hususi mektubunu okutan hücre elemanı genel müdürün bu tavrı, meczupluk olarak tanımlanmazsa, tanımlanmadığında bu ülkenin insanları ağızdan ağıza hurma paylaşan kefenci şüphelilerin elinde kalır.

Yazdığı hatıra kitabını pazarlamaya geldiği bir vakıf toplantısında ondan duyduğum şu cümle, İmam Hatip ve İlahiyat öğrencilerinin önlerinin nasıl kesildiğine küçük bir örnek sayılsın.

“(Abdulkadir Karahan’ı) Enstitü’den uzaklaştırarak arkadaşlarımıza yol açtık!”

Buradaki “arkadaşlarımız” ayrımcılığı kimin dikkatine çekmiştir dersiniz? Üstad Ahmut Davutoğlu hocanın.

“Yazıklar olsun! Hayrettin Efendi ile bazı arkadaşlarının hareketleri doğrusu bana çok giran geliyor. Açık söyleyim. İstanbul’da açılan ilk Yüksek İslam Enstitüsü’nün açılış ve devamında karınca kaderince hayli hizmet ve gayretim geçmiştir. Eğer böyle olacağını bilse idim o Enstitü’nün hocalığını kabul etmez; bilakis açılmamasına çalışırdım. Ama istikbali yalnız Allahü Zülcelal biliyor. Öyle ya kim derdi ki kendi elimizle ehl-i sünnet vel’cemaate muhalif hatta düşman adamlar yetiştirecek mişiz?”

Bu üzüntüleri yaşayan ve yazan üstad Ahmet Davutoğlu hocamızın bize anlatmak istediği acaba şu keskinlik miydi, sorusu hep aklıma gelmiştir.

“Cenabetten keramet mi umulur?”

Osmanlı yıkılırken İstanbul’un umutsuz insanlarını “Acaba mı” sorularıyla meşgul eden “Çıplak Mustafa, Deli Tahsin, Deli Nuri” lakaplı meczupların aykırı hallerinde bir olumluluk arayan münekkitlerimiz, hayatlarının en az 60 yılını devletin makamlarını işgal ederek geçiren “sacayağı Hücresi” elemanlarının verdikleri tahribattan niçin habersiz oldular? Sorusuna da cevap arama hakkım vardır.

“Tertemiz ten fanilalı ve bembeyaz patiska donlu Deli Nuri’nin Gümüşsuyu’nun o canlar dayanmaz şiddetli poyraz anaforlarına karşı göğüs bağır açık dolaşmasının inancı zayıf olanlara yaptırdığı yönlendirmeler, “Yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvasını verenlerin yönlendirmelerinden daha mı çok tahribat yaptı ki, o meczublar yazıldı, bu meczublar yazılmadı.

“Sacayağı hücresi”, “yanmaz kefen ticarethanesi” derken siyasi olmayan bir yazı yazmak istedik bugün.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin “Harabat ehlini hor görme zakir, definelere malik viraneler var” beytini de Mustafa Özdamar’ın Kırk Kandil yayınlarında çıkan “meczuplar” kitabına bir hatırlatma sayın.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 20-65 yaş arasında birisi olarak Maske alabildiniz mi?