Reklamı Kapat

Yalnızlaşan şehirler

Sıradan bir gündü, güneş aynı vakitte doğup batıyor, zaman hızla akıyor ve insanlar gündelik meşgalelerinin peşinde sürüklenmeye devam ediyorlardı. Az öteden yükselen çocuk çığlıkları hiç dinmiyor, masumlar niçin cezalandırıldıklarını bilmeden hayata veda ediyorlardı. Müslümanların kutsalları bombalanıyor, bölgenin kaynakları şer güçler tarafından paylaşılıyor ve coğrafyamızda yas bir türlü bitmiyordu. Bizler ise ellerimizi başımıza koymuş bir kurtarıcı beklemekteydik. Fakat ne yazık ki umut ararken karşımıza ölümcül bir virüs çıktı. Ölüm kusan virüs işgalci katillerden, şer güçlerden farklı değildi, sessizce geliyor ve yavaş yavaş öldürüyordu. Yaşamın rutinlerinden vazgeçip evlerimize sığındık. Meğer hayatımız pamuk ipliğine bağlıymış, zerre miktarı virüs geldi ve her şeyi alt üst etti.

Ölümcül virüs sadece ekonomik hayatı değil, sosyal ve kültürel alanı da büyük oranda etki altına aldı. Ölüm duygusu bütün makam mevkii ve statüleri ortadan kaldırdı ve ölümün ayak seslerini bütün yoğunluğuyla hissetmeye başladık… İnançlı-inançsız herkes hayatla bağlarını yeniden gözden geçirip ölümle yüzleştiler. Anladık ki, hayatla bağımız zerre miktarı virüs kadar zayıfmış ve bizler aslında bu dünyaya ait varlıklar değilmişiz.

İnsanoğlu ölümü kendine bir türlü yakıştıramıyor, ölümlü olduğunu aklına getirmek istemiyor. Başkalarının ölümünü hikâye ediyor ancak bu hikâyenin aslında kendi hikâyesi olduğunu bir türlü kabullenemiyor. Fakat öldürücü virüs her şeyi ters yüz etti. İnsanlar ölüm duygusundan uzaklaşmaya çalışırken ölümün kokusunu hissetmeye ve ayak seslerini işitmeye başladılar ve zaman adeta durdu. Daha dün yüz yıl sonrasını düşünüp hayaller kuranlar bir anda yere saplandılar ve hayata tutunabilmek için çare aramaya başladılar.

İnsanın yaşamla kurduğu bağ sanıldığından çok daha güçlüdür. Nitekim ölüm bize sökmez, kimse bize bir şey yapamaz diye ahkâm kesen insanların her şeyi bırakıp öldürücü virüse karşı çare aramak için koşturmaları bunun bariz göstergesidir. Doğru olan budur, doğru olan çaresi olan şeye çare aramaktır. Virüs bana vurmaz deyip tehlikeyi hiçe saymak hiçbir şekilde doğru değildir. Ve insan bilmelidir ki, ölüm, hastalık, yoksulluk gibi imtihanlar fani dünyanın bir gerçeğidir, eğer bu engellerden birine takılmışsak yapabileceğimiz tek şey çare aramak olmalıdır.

Korona virüsü sadece ekonomik dengeleri altüst etmedi bunun yanında sosyal hayatı ve kişilerarası ilişkileri de sekteye uğrattı. Virüsün yayılmaması için gayret gösteren fertler artık birbirlerine yakınlaşamıyor uzaktan selamlaşıyorlar. Virüs bizi daracık mahzenlere kapatmakla kalmadı, aramıza mesafeler ördü, yalnızlaştırdı… Evlerine kapanan insanlar bütün moral motivasyon ve yaşam enerjilerini kaybetmiş vaziyette beklemekteler. Kulaklarımızda ise hep aynı sorular yankılanıyor: Virüse ne zaman bağışıklık kazancağız? Hayatımız ne zaman normalleşecek? Virüse bağışıklık kazanan kişileri gelecekte neler bekliyor? Hayat bundan sonra nasıl ve ne şekilde devam edecek? Bu soruların cevabını şimdilik hiç birimiz bilemiyoruz…

Korona bir virüs değil adeta bir güç, bütün dünyayı etki altına alacak düşman, beklenmedik bir tehlike… Öyle ki, bitmek bilmeyen katliamlar, savaşlar, ekonomik ve kültürel çatışmalar, işgaller, sömürülen kaynaklar, mültecilerin sorunları, işsizlik ve gayr-i ahlaki problemler bir anda dünya gündeminden düşüverdi. Oysa ne savaşlar durdu ne de katliamlar kesildi. Masumlar kaderlerini yaşamaya devam ediyorlar. Öldürücü virüse karşı bir çok önlem alındı ancak kimse kıyılara sürüklenen mültecilerin, sokaklarda yaşayan evsizlerin, hayatını tek başına sürdüren yaşlıların durumunu düşünmedi, onların bu kritik süreci nasıl geçirebileceğini hesaba katmadı. Bütün dünyada yöneticiler, strajistler, siyasi aktörler, kanaat önderleri ve bilim adamları yörüngelerini tamamıyla öldürücü virüse çevirdiler. Fakat savaşın mağdur ettiği insanlar gündeme dahi gelmedi.

Korona bir virüs değil adeta insanlığın yaşam alanlarını, ibadetgâhlarını, sosyal ortamlarını hedef alan bir düşman. Camilere uğruyor, Müslümanların kutsal mekânı Kâbe’ye kadar ulaşıyor, alışveriş merkezlerinde bekliyor. Artık komşu komşuya gidemiyor, akraba akrabayı ziyaret edemiyor, insanlar sosyal alandan uzaklaşıyor ve yalnızlaşıyorlar. Korona bir virüs değil ölüm kusan kılıcıyla karşımıza dikilen ve bizi karanlık dehlizlere sürükleyen vahşi bir varlık. Bizler bu vahşi varlıkla başa çıkabilmeliyiz başka çaremiz yok.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Fatma Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 20-65 yaş arasında birisi olarak Maske alabildiniz mi?