Reklamı Kapat

Doğru cevap doğru soruyla mümkün

Batı toplumlarının son üç asırdır yaşadığı sürecin odağında; insanın ve insan aklının ilahlaştırılması, uhrevi olanın yok sayılması ve/veya kontrol altına alınması yer almakta.

Elbette verili müfredatın tarihsel ilerlemeciliğine karşıt olarak yaratıcıyla mücadele ve rekabet hali (şirk, rasyonalizm, sekülerizm) üç asırla sınırlanamayan, her zaman var olagelen bir gerçekliktir.

Ancak bunun için tarihsel analizde başlangıç noktasını, inananları yoldan çıkartmak için mücadele eden şeytandan başlatmanız ve “Ben sizin ilahınızım” diyen güç sahiplerinin tarihten bir enstantane olmadığına, sürekli güncellendiği gerçeğine inanmanız gerekir.

Aydınlanma ile birlikte Batı’nın yaşadığı sosyal ve siyasi dönüşüm, kavramları da dönüştürdü. Daha önce Yüce Yaratıcı’ya atıfla anlamlandırılan egemenlik, iktidar gibi hukuki kavramlar yeni dönemde insan aklının kurduğu sistemi tanımlamaya başladı, yani dünyevileştirildi.  Kadir-i mutlak olan yaratıcının yerini, yeni dönemde insanların yaratıcıdan bağımsızlaşarak kurduğu kadir-i mutlak kanun koyucu “modern devlet” aldı.

Ama bunu yaparken de beğenmediğini taklit etti. Kadir-i mutlaklığı vurgulayan Carl Schmitt’in “modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır” saptaması buna işaret etmekte.  

Postmodern dönem, ortaya çıkan gelişmeler nedeniyle bu kabullerin sorgulanmasını içerse de, hakim ideoloji halen modernite içeriklidir.

İlginç olan Batı’nın modernite algısı ya da buna uygun yaşam tarzı değildir elbette. Batı’da bugün hakim kanat kilisenin dört duvar arasında kalması gerektiğine inanıyor zaten.

Yani tanrılaşmaya çalışan insan, bunun için, inandığı Tanrı’nın sınırlarını da kendisi belirliyor.

Anlaşılması zor olan husus ise; İslam gibi politik/dünyevi yönü haiz bir dinin mensuplarının da inandıkları Allah’ı dünyevi işlerine karıştırmama yönelimidir.

Müslüman zihinlerin bu seküler bakış açısını normalleştirmeleri esasında mümkün değil görünüyor.

Ne var ki, bugün önemli bir çoğunluğun başlarına gelen herhangi bir olayı “Allah’ın ayeti» olarak idrak etmekte zorlanması da acı bir hakikat.

Yaşadıklarımız işin doğal mecrasında yürümediğinin kanıtı.

İnanç ile tatbikat arasında rahatsız edici bir uyumsuzluk söz konusu ve bunun temelinde de, zihinleri allak bullak eden çeşitli ideolojik aygıtların istilası yatıyor.

Bu istilanın oluşturduğu en yoğun tahribat zihinlerde belirginleşiyor, sonra diğer tüm alanlara sirayet ediyor. Sosyal bilimlerin ilk sorusunun “ben kimim, nereden geliyorum, nereden gidiyorum” olması tesadüf değil elbette.

Kendinizi nasıl tanımlarsanız iktisat, siyaset, kültür, toplum ve inanca dair tespit ve tutumlarınız da buna uygun şekil alıyor.  Bu tahribatı yok etmek için uzun sürece ihtiyaç var belki ama bazen zihinlerde şok etkisi yapacak tarzda hakikatleri söylemenin zannedildiğinden çok daha fazla etki göstermesi de muhtemel.

Yeniden özümüze dönmeye, kim olduğumuzu hatırlamaya, hayatın anlamını idrak etmeye yarayacak doğru soruları sormaya gerçekten çok ihtiyacımız var.

Bugünler bunun için güzel bir fırsat.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Bekir Gündoğmuş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?