Algıyla ekonomi yönetilir mi?

Ekonomik vaziyetin sıkıntılı halini reddederek, aksini iddia ederek, varolan “krize” “kriz” bile demeyerek, bu sıkıntılı halden kurtulacağımızı sanıyoruz herhalde. Daha doğrusu, bu realiteyi “halkı uyandırmadan” geçiştirebileceğimizi zannediyoruz. 2009 krizini “teğet geçti” sözleri eşliğinde ama yüzde 9 küçülerek  “atlatmıştı” ekonomi. Bugün de aynısının olacağını düşünen bir idare tavrıyla karşı karşıyayız.

Halbuki bugünkü vaziyet, geçmişte yaşananların “ekonomik krizlerde” hayli farklı bir nitelikte. 94’te, 98’de, 2001’de ve 2009’da ekonomi kriz darbesi yemiş, ancak daha önce de olduğu gibi akabinde toparlanma göstererek (elbette acı reçeteler eşliğinde) yoluna devam etmişti. Bugünkü hal, kriz gibi anlık bir sıkıntıdan öte bir nitelik arz ediyor gibi. 2018’den başlayarak süregelen bir sıkıntı, bir buhran hali… Adeta bir “süreç”… Ekonomideki yanlış politikaların neticesinin anlık şoklarla değil de hayli sıkıntılı bir süreçle yaşanması daha doğrusu.

2013’ten itibaren ekonominin çok ısındığı ve “frene basılması gerektiği” söylemlerini, hükümetin içinden de dillendirenler vardı. Hatta Merkez Bankası Başkanı da aynı düşünceleri sebebiyle adeta “suçlu” ilan edilip görevden alınmıştı. Seçim kazanma/kaybetme kaygısını her şeyin önüne koyan bir siyasi anlayış, pragmatik birtakım neticeler uğruna, uzun vadeli olumsuz sonuçlarını düşünmeden hareket etti. “Her ne pahasına olursa olsun büyüme” diyerek, cari açığı arttırdıkça artırdı, yani Türkiye’nin dışa bağımlılığını tehlikeli noktalara taşıdı.

2018 yılında yaşanan ve “finansal saldırı” ambalajına sarılarak kitlelere sunulan durum, aslında ta en başından itibaren borca dayalı büyüme stratejisinin bir sonucudur denebilir. Dünyada serseri mayın gibi gezinen sıcak parayı yüksek faizle çekerken, dışarıdan sağladığımız bu pahalı kaynağı da üretken olmayan altyapı yatırımlarına, mega projelere ve inşaat sektörüne gömdük. “İnşaatla büyüme” acayipliği ve maliyetli kamu projeleriyle sağlanan büyüme, toplumun da gözünü boyadı. “El parasıyla” zenginlik yaşamaya alışan toplum, yetmezmiş gibi bir de “kredili hayata” alıştırıldı.

Bankalara mahkum ve muhtaç hale gelen insanlar, dış kaynağın kesilmesi ve tökezleyen büyümeyle işsizlikle de tanıştı. İstihdam üretmeyen bir büyüme, Cumhuriyet tarihinin işsizlikte rekor seviyelerinin görülmesine, resmi rakamla yüzde 15’ler seviyesini yani 4,5 milyon işsizi önümüze koydu.

2018’de yaşanan ekonomik çalkantıyı, her şey çok iyiymiş de Trump’ın bir twitiyle yapılan finansal saldırıyla bozulmuş havasında kamuoyuna açıklamaya çalışmak yolu tutuldu. Halbuki, yanlış ekonomi politikalarının üst üste birikmesi sonucu bu noktaya gelindiği, seçim kazanma odaklı popülist bir anlayışın ekonomiyi yönlendirdiği gerçeği ortada duruyordu. Yaşananın ekonomik kriz, sıkıntı vs olduğu kabullenilse ve ona göre “göz boyayıcı” değil de “adamakıllı” tedbirler alınmaya çalışılsa, belki piyasaların ve insanların güvenini kazanmak da daha kolay olabilirdi. Çözüm anlamında da doğru bir adım olurdu.

Yaşanan sıkıntının tek nedeni olarak sadece faizlerin yüksek olmasını gören siyasi iktidar, faizlerin “talimatla” düşürülmesiyle gerçekten de her şeyin düzeleceğini düşünüyorsa vay halimize. Serbest piyasa koşullarında böylesi bir yapay müdahalenin, orta ve uzun vadedeki neticelerinin çok daha ağır olabileceği neoklasik iktisat uygulamalarında bolca görülmektedir sanırım. Aynı şeyleri bizzat deneyimlememiz gerekmez. “Faizleri düşürelim, herkes kredi çeksin, işler açılsın” yaklaşımı enteresandır. İnsanları bankaların kucağına itmekle, rantiyeyi ihya etmekle eşdeğer bir tavırdır. Ayrıca da zorlama bir müdahale olduğu için ters tepmesi de muhtemeldir.

Bir diğer enteresan müdahale olarak, halk nezdinde kriz belirtisi olarak algılanan döviz kurunu baskılama davranışıdır. Kamu bankalarına vazife vererek, Merkez Bankası rezervlerini dibine kadar kullanarak dövizi baskılamaya çalışmak da beklenen etkiyi değil de orta ve uzun vadede tam tersine “beklenemeyen” ve “istenmeyen” etkiyi oluşturması muhtemel bir harekettir.

Halkı, algılarla oyalamak ve kandırmak yerine dosdoğru gerçekleri anlatmak ve meseleleri gerçek bir çözüme kavuşturmaya çalışmak daha evla olacaktır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Burak Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 20-65 yaş arasında birisi olarak Maske alabildiniz mi?