Reklamı Kapat

Türkiye’yi Türkiyeleştirenlerdendi

“Sonradan anlaşıldı ki 28 Şubat, Erbakan Hocamızın önünü kesmeye mahsus en ciddi hareketlerden bir tanesidir. Sonra Fazilet kuruldu, arkasından Fazilet de kapatıldı. Düşünün peş peşe, hiç bir icraat yapmadan parti bölündü. Bu bir proje. Kendiliğinden olmuyor. Dışarıda planlanıyor. Yeni gelen arkadaşlar hepimiz biliyoruz kendi ifadeleriyle Milli Görüş gömleğini çıkardılar.”

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun Konya il başkanlığınca düzenlenen “Necmettin Erbakan’ı Anma ve Anlama” programında yaptığı açıklamalarından bir paragraftır sunduğumuz.

İki noktasını tartışma zeminine taşımak istiyorum. Son cümlesidir ilk başlayacağımız yer. Sayın Karamollaoğlu bir siyasetçi olarak kurduğu ve gerekli gördüğü her konuşmasında kullandığı bu cümlesinin kaynağını da gösteriyor:

“Kendi ifadeleriyle Milli Görüş gömleğini çıkardılar.”

AKP’nin kuruluş günlerinde kurucularının sık sık sanki bir hatadan kaçarmış vezninde ifade ettikleri o ünlü cümleyi bu ülkede herkes duymuştu. Fakat pişman olmuşlar, nedamet getirmişler gibi algılanmış olacak ki veya yollarına serilen medya gücü öyle istediğinden, hiç kimse veya kurum, dernek yahut kendilerine söz düşecek hiç bir toplum örgütü “Neden giymiştiniz ama o gömleği?” sorusunu sormadı, soramadı. Dolayısıyla onların o gömleği çıkarmadan önceki hallerinde yani Milli Görüş gömlekli olmanın bu ülkeye neyi kazandırdığının ve varsa kaybettirdiğinin ne olduğunun bir muhasebesine, hesaplaşmasına ihtiyaç duyulmadı.

Halbuki ortada bir itiraf vardı. Milli Görüş gömlekli yaşadıkları yıllar vardı. Çıkarmakla rahatladıklarını ilan edenler, bu ülkenin yıllarca keşke Milli Görüş gömlekli olmasalardı diye bekledikleri miydiler ki, o gömleksiz hallerine rağbet oldu?

Cevap sayın Karamollaoğlu’nun bir önceki cümlesinde mevcuttur: “Bu bir proje. Dışarıda planlanıyor.”

(Hukuki tedbir olarak belirtelim. Dışarısının neresi olduğu veya nerede olduğu konusunda rivayetler muhtelif. Lakin biz Milli Görüş partilerinin bulunduğu mekanlardan başka yer manasını bilir ve ona inanırız.)

Sayın Karamollaoğlu bir siyasi parti genel başkanı olduğu için olayı kendi itirafları “Milli Görüş gömleğini çıkardılar” kelimeleriyle anlatabilir ama, gerçek tam da öyle midir?

Milli Görüş gömleğini giymiş miydiler?

Milli Görüş gömleği duruma göre veya modayı da ilgilendiren bir pozisyon icabı giyilip çıkarılacak bir giysi parçası mıdır?

Sosyolog yetiştirmenin ve sosyoloji bilimi okumanın önemli kılınmadığı ülkemizde akıllara daha çok soru düşmesine rağmen, şimdilik bu iki şıkka cevap arayalım.

Bir gömlek olarak adlandırıldığına göre biz de yaşanmış bir vak’adaki giyip çıkarma üstünden yaptıralım çağrışımımızı.

Beyazıt-ı Bestami Hazretlerine bir gün biri yaklaşır ve ona der ki: “Efendim, şu cübbenizi verseniz de bir giysem, çıkarsam...”

Şeyh bakar, bakar ve o insana şöyle bir cümle ile cevap verir: “Sen cübbemin değil, tenimin içine girsen ne fayda...”

Milli Görüş gömleği giyilip de (giyildiğinde) çıkarılamayan ise, giymiştik ama şimdi de çıkarıyoruz diyenlerin neyi giydiklerini veya o giydiklerini niye Milli Görüş gömleği olarak bildiklerini biz cevaplayacak değiliz elbette. Diğer araştırmacı yazarlara da alan kalsın. Belki bir gün sosyologlarımız da olur hem.

Fakat buradan şöyle bir soruya varırsak, ona rahatça cevap arayabiliriz.

Sayın Karamollaoğlu’nun “Yeni gelen arkadaşlar” diye andıkları, yani Fazilet’i oylama oyunu ile kapattırıp AKP’yi kuranlar, CHP’ye mesafeli idiler ama, bir Demirel partisinde yer bulsalardı yahut oradan davet alsalardı Milli Görüş partilerinin kongrelerinde makam kapma yarışına girerler miydi?

Cevap, sorunun muhataplarındadır diyerek ikinci noktayı gündem yapalım. O da ilk cümlenin anlattığıdır.

“28 Şubat, Erbakan Hocamızın önünü kesmeye mahsus en ciddi hareketlerden bir tanesidir.”

Son iki kelimeye dikkat ediniz. “Bir tanesidir.” Yani daha öncesi vardır o ön kesmelerin. Hem de çok vardır.

Erzurum Atatürk Üniversitesi’ni Menderes 1957 yılında eğitime açmıştır. İşte o üniversitenin adının geçtiği bir cümleyi Erzurum Sanayi Odası’nın başkanlarından biri 1970’li yıllarda şöyle kurmuştu:

“Atatürk Üniversitesi’nin bulunduğu Erzurum şehri matbaa ile Necmettin Erbakan’ın Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Sekreteri olduğu 1967 yılında tanışmıştır.”

Necmettin Erbakan’ın o makamdaki destansı mücadelesinden yansıyan bu bir tek cümle dahi Milli Görüş gömleğini giyen bir insanı özetlemeye yetebilir ama, gönlümüz kitaplarının da yazılmasını isterdi, hasretimiz sosyologlarımızdan...

TOBB’a başkan olduğunda o kurumu polis ablukasına aldıran Demirel hükümetine karşı Necmettin Erbakan’ın tek başına verdiği o mücadelisinin ne manaya geldiğinin meraklıları, o günün gazetelerine şöyle bir bakarlarsa Milli Görüş gömleği giymenin ne olduğunu daha iyi anlarlar.

O Demirel, 28 Şubat’taki Demirel’dir. Çünkü bilmektedir üniversite arkadaşı Necmettin Erbakan’ın rahat bırakılırsa icraatlarıyla adlarını ülke tarihinden kazıyıp atacağını..

1969’da “Tek başına” siyasi mücadeleye başlayan ve kurduğu Milli Görüş partileriyle hizmetler silsilesini engellemelere rağmen son nefesine kadar sürdüren Erbakan’ı anlamak için eğitim ve terbiye müesseseleri olmasına rağmen bir sığınma, bir kollanma, bir menfaat paylaşma avlularına döndürülen “cemaat”leşmelerin biraz uzağında durmak gerek. Akademi hüviyetindeki İskenderpaşa günlerinde nasiplerinden biri olarak böyle cümlelerin zorluğunu bilir fakat kullanmaya mecburiyet de hissederiz. Yoksa kefen tüccarlarının provokasyonlarıyla oyalanır dururuz.

Demirel’in milletvekili iken Demirel benimle hiç görüşmedi diyen Kemal Kaçar anlatmıştı: Erbakan Hoca, gelin bizim partiye katılın dedi. Hayır dedik. Çünkü o zaman bizim cemaatimiz kalmazdı.

Necmettin Erbakan Hocamızı tanıyan, anlayan ve yolunda siyasi mücadele veren insanların temsilcisi Saadet Partisi Lideri Temel Karamollaoğlu başkanı dinlerken bu fakirin de hatırladıkları bu yazıyla döküldü sayfaya, yetmese de hoş görülelim...

BİR MAÇ VERMEYİLEN ORDU DAĞILMAZ

11 Avrupa etiketli futbolcusu ile Kadıköy’de 7 Türk futbolculu Fenerbahçe karşısına çıkan Galatasaray’ın maçı almasını, ünlü tarihçilerimizden Murat Bardakçı’nın Habertürk sitesindeki 25.02.2020 tarihli yazısında, Bektaşi şeyhlerinden Yusuf Fahir Baba’ya Fenerbahçelilerin “Gereken hürmeti” göstermemelerine bağlamasını, biz de Galatasaraylıların sevinmesini kursaklarında bırakmak maksatlı bir yorum diye anlamadık elbette.

Geçmişlerinde leke bulunmayan ve sıfatları en olursa olsun şimdi yaşamayan “özel” insanlarımızın maneviyatlarına saygısızlık etmek, hürmet göstermemek, günlük hayat konuşmalarında ve sosyal medya paylaşmalarında eğlence mevzuu yapmak rahatsızlığının geri dönüşümlerinin üzücü olabileceğine dikkat çeken Murat Bardakçı’nın o yazısındaki bir paragrafın bize neyi çağrıştırdığını anlatarak birkaç cümle de biz yazacağız Fenerbahçe’nin maç vermesi üstüne.

“Şimdi, işte beş sene önceki bu yazım gündeme getiriliyor ve ‘Şükrü Saraçoğlu Stadı hani Yusuf Fahir Baba’nın koruması altında idi? Galatasaray nasıl oldu da kazandı? Şeyh’in kerametine ne oldu’ diye soruyorlar...”

Menderes, Yassıada’da idamla yargılanıyor. İdam edileceğine inanmayan ya da idamına güç yetirilmeyeceğine inanan insanlarımız bir efsane üretmişlerdir dillerden dillere; Menderes’in her gece kırat üstünde Eyüp Sultan’a geldiğine dair.

Olayın tanıkları derler ki: Menderes ipte sallanırken, Savcı Egesel vardı, ipini bir daha çekti, “Kıratına binerek şimdi de gitsene Eyüp Sultan’a...”

Murat Bardakçı’nın “Şeyh’in kerametine ne oldu? Diye soruyorlar...” müstehzi cümlesinin bize neyi çağrıştırdığını böyle hatırlattıktan sonra gelelim şimdi esas konumuza, Fenerbahçe’nin maçı vermesine.

O darb-ı meselleşmiş fıkranın son cümlesi gibi söylersek, Fenerbahçe beyaz öküzü verdiğinde, hâlâ süren ve önlenemeyen kaybetmeleri yaşayacağını ilan etmişti.

Geleceği ışıklı görülen “Osman” adlı futbolcusunu, “mafya” diyerek gözünde büyüttüğü çete karakterli insanlara teslim ettiğini itiraf eden bir eski başkanla ittifak yaparak yönetimi alan Ali Koç, kendisine o başkanla bir operasyon yapıldığını görmemiş, gönüllerinde başka takım hevesi taşıdıklarını saklama gereği bile duymayan mahalle arkadaşlarıyla o gün beyaz öküzü teslim etmişti.

FETÖ operasyonu hiç yapılmamış nadir kurumlarımızdan TFF’nin hakem kurullarından eline düdük verilerek o günden sonra FB maçlarına gönderilenlerin saha içindeki tehditlerine, Kadıköy’deki bu son maçta soyunma odalarının koridorlarındaki tehditler de ilave edilmişse, Galatasaraylıları sevindirmiş olmak mı konuşulmalıydı?

Başkan olduğunda kendisini tartan çevrelere Ersun Yanal darasını gösteren Başkan Ali Koç, bugün ağırlığı az sayılıyorsa o fırsat akbabalarınca, ihtiyaç fazlası darası yüzündendir.

Ülke yöneticilerinin çoğu yahut bir kısmı, ilgi duydukları bir takımın şampiyonluğunu arzuladıklarına dair beyanatlar verebilir ve hatta tüm etki mekanizmalarının pimini çekebilirler. Futbol medyamızda bu durumları gelir kaybını hesap ederek, mevsim normallerindeki bir seyir diye yazabilir.

Başkan Ali Koç’a düşen, tribünler arası atlama işlerine güç ve zaman harcamak değil, “3 Temmuz” şanlı direnişinin biricik takımı Fenerbahçe’nin taraftar gücünü kırmaya planlı o oyunu bozmaktır. Sırtındaki daraları atarak ve himmete muhtaçlardan yana bakmayarak...

Galatasaraylıların ulaşabildikleri ve yapabildikleri sevinmeler normal görülür Fenerbahçelilerce; kavga isteyen medya kalemşörlerine rağmen... Zira bilinir ki, Galatasaray, Fenerbahçe’den maç almasına sevinmeyecek de başka neye sevinecek?

"ZAMANI KORKUTANLAR" BAŞKADIR

Bu sayfanın daha önceki zamanlarda yayınlanmış bir sayısında mutlaka okuduğunuz “İnsan kokusu” üzerine erenlerden birinden duyulmuş bir anektodu yine yazmak mecburiyeti hasıl oldu.

Ülkemizin atmosferini şehidlerimizin kokularının kapladığı bugün, o kokuyu nefes alıp veren tüm akciğerlerin şuurla hissetmelerine vesile olmak istedik bir daha.

Mustafa Özdamar’dan dinlemiştim. Tarihcimiz İbrahim Hakkı Konyalı, Fatih camiindeki bir sabah namazından sonra, Osmanlı’dan kalan bazı emanetlerin istif edildiği, stoklandığı medrese odalarına doğru yürür. Merakı, bin yıllar öncesinden kalan mumyalardır. Muhafaza edilişlerine bakacaktır.

80’lere kadar yurt odaları olarak kullanılan o medrese odalarına daldığında Konyalı Hoca bir alacakaranlık vakti, mumyaların arasındaki bir kıpırdanma ürkütüverir.

Kıpırdayan bir insandır. Mumyaların arasından doğrulur. Geceyi orada geçirmiştir.

“Neyzen sen misin?”

Gecesini mumyalarla paylaşanla, onu orda gören birbirlerini tanımaktadırlar. Mahcup bir edada halini özetler neyzen.

“İnsan kokusuna hasret kaldım hocam!

İşte bu anekdot idi, önceleri de yazmıştık dediğimiz. Gazetemizin 19 Şubat 2020 tarihli sayısındaki Mahmut Toptaş imzalı ve “Evimizi görmek için meydana çıkalım” başlıklı makalenin giriş kısmını bir daha okuduğunuzda, o Neyzen cümlesi Recep ayı’nın bu kutsal günlerinde mehmetçiklerimizin yüreğimizi yakan şehadetlerinden üstümüze yayılan kokularını daha iyi duymaya ve anlamamıza sebep olsun isteriz.

“Her çiçeğin kokusu birbirinden güzeldir.

Hepsi sahasında birincidir.

Toprağın kokusu, bütün kokuların anasıdır, mayasıdır, aslıdır, esasıdır.

Biz de topraktan yaratıldığımızdan, çiçekler gibi güzel kokarız demem eksik olur.

Yeryüzünde en güzel koku, insan kokusudur.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

01

Hayati Otyakmaz - Kaleminize ve yüreğinize sağlık muhterem yazarımız. Yaptığınız tespitler çok yerinde.. Arşivlik değerde muazzam yazılarınızı yıllardır okuyoruz ve arşivliyoruz.

Selâm, saygı ve dualarımızla.

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 29 Şubat 09:04

Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?