Reklamı Kapat

Yaşasın tavukların ve ineklerin hakları

Tavuklar ne zaman kümese tıkılmıştır? Yahut inekler ne vakit ahıra bağlanmıştır? At neden ve ne zamandır insan yükünü taşır? Sorular biraz saçma mı geliyor? Ya da ne amaçlıyor diye düşünüyor musunuz? O vakit birkaç soru daha soralım. İnsan ilk kez mağaraları ve çadırları bırakıp ev yaptığında dışarıda kalanlar kendilerini nasıl hissetmiştir? Evler yapılıp, şehirler kurulduğunda göçebe düşünürler “insanlık ölüyor kahrolsun bu taş yığını şehirler” demişler midir? İnsanın mağaradan ya da çadırdan şehre taşınışı yani eve geçişi ile kişinin modern dönemde köyden şehre geçişi arasında ne fark vardır? Bu gün çadırdan eve geçişte ortalığı ayağa kaldıranlarla, yüksek binalara feryadı figan edenler arasında ne fark vardır?

Bir yanda göçebe hayattan mukim bir hayata geçiş ve çadırdan duvar yığınları arasına geçiş diğer yanda iki, üç, beş katlı binalardan kırk elli yüz katlı binalara geçiş söz konusu. Hangisi daha köklü değişim hangisi daha insan için tarihi bir adım. Yönü doğru ya da yanlış olsun.

İnsanın kendisi için olmazsa olmaz gördüğü şeyler esasında birkaç on yıllık kabullere yahut tartışmalara dayanır. Bunun en güzel iki örneği vardır. Birincisi; Nizam-i Mülk medrese meselesini sistemli hale getirince ve medreseleri yaygınlaştırınca dönemin uleması “ilim bitti” diye feryadı figan eyledi. Medreseler, bir müddet sonra ise, ilmin taşıyıcı kurumlarına dönüşmüştür. Medreseler kapatıldığında bu sefer medreseliler “ilim bitti” diye feryat ettiler. Ancak bu medrese ehli kişiler bir müddet sonra kendileri üniversitede görev aldılar yahut çocuklarını üniversitelere gönderdiler. İkincisi ise; sarık takmamak için modernleşmenin bir göstergesi olarak fes takıldı bu topraklarda. Sonra fes gericiliği temsil etti ve şapkaya geçildi. Oysa fes ilk çıktığında modernleşmenin ve sarığa ve sarığın temsil ettiği geleneğe tepkinin timsali olarak çıkmıştı. Sonra şapka geldi ve fese gerici dendi. Aynı şey sakal meselesinde de vardır. Bir dönem sakalsız bıyık modern olmanın göstergesi iken, sonraki dönemde bıyık taşranın göstergesine dönüştü. Son dönemde ortaya çıkan dizilerle ise sakal bir tarzın yani modern olanın göstergesine döndü.

Şimdi, bıyıkları mı keselim? Fes mi takalım? Napalım ki modern dünyaya direnelim. Yoksa modern olana direnmenin şekille pek bir alakası yok mu?

Meselemiz yabancılaşma esasında. Yabancılaşma bir kader mi yoksa keder midir? Yoksa yabancılaşma meselesi insanın tabiatı tanımlamasının ve insanın merkezde olduğu bir var oluş şekli midir? Bu mesele Batı’da binlerce makale ve çalışmaya konu edinildi. Bizde ise henüz kavram düzeyinde bilinen bir şey. Yani yabancılaşma iyi midir? Henüz tartışmadık. Türk sinemasını hatırlayın. “Yaban” diye bir film vardı. Ve “yaban” olumsuz bir karakteri temsil ediyordu. Tabiat ile aynı düzlemde olmayı kimse teklif etmiyor, edemiyor. Gökdelenlere karşı olmak konusunda teorik olarak uzlaşılabilir ancak gerektiğinde inşa etmenin karşısında durulamaz. Yani bir meselenin ne olacağı insanın maslahatı ile alakalıdır.

Burada bir kriz var. İnsanın ömrü modern dönemde iki misline çıktı. Yani modern yaşam ve bilim insanın ortalama 45 yıl olan ömrünü 90’lara çekti. Ne demek bu? Bu şu demek perişan olmadık yani yok olup gitmedik aksine yaşadığımız süre arttı. 

Tabiat mı asıldır insan mı asıldır? Yoksa insanın asıllığı tabiatın şartlarına mı bağlıdır? Şahsi kanaatim ne olursa olsun insan asıldır. Geri kalan varlıklar insanla olan ilişkisi üzerinden tanımlanır. İnsan varsa diğerlerinin anlamı ve değeri vardır. Ancak burada “değer insan” değil “değerli insan” kavramına atıf yapıyorum. Yoksa nesli tükenmek üzere olan bir aslanın mahalleye saldırmasına göz yummak zorunda değiliz. Gerekirse öldürülebilir. Dinozorlar öldüğünde kalkıp da hayvan haklarını savunmadı kimse. Yahut klasik dönemde savaşmanın bir pratiği olarak avın yasaklanmasından bahsedemezsiniz. Eğer bir ordunuz var ise ve bu ordu insanları koruyor ise siz savaşmaya hazır olmak zorundasınız. Bunu hayvanlar üzerinde denemek size cesaret ve yetenek kazandırır. Burada hayvan haklarından bahsedilmez.

Kurban emri böyledir. Kurban milyonlarca hayvanın boğazlanmasıdır. Ancak ilahi irade bunu uygun görmüş ve emretmiştir. Bu nokta da hayvan hakları tartışması yapmak insan mertebesinden hayvan mertebesine düşmenin diğer adıdır.

Her canlı kendisinde değerlidir. Her varlık haydır. Ancak unutulmaması gerekir ki bütün canlılar canlar canı olan insanın varlığı söz konusu olduğunda anlamlıdır. Bu teoriyi değiştirebilir miyiz? Yani insanla hayvanı aynı değer de birleştirebilir miyiz? Modern bilimin yaptığı bu... Evrim gereği bizim diğer canlılardan farkımız yok deniyor. Eğer bunu kabul edeceksek bizler kurbanda uzak kuzenlerimizi ya da kardeşlerimizi kesiyoruz demektir. Yani en azından aynı varlık düzleminde bulunan şeyleri kesiyoruz.

Dönelim bizim tavuklara ve ineklere. Eğer bilimsel yaklaşımlar doğru ise ki doğrudur bütün hayvanat tabiatta yaşar idi sonra süreç içerisinde tavuklar, inekler, kediler vb. varlıklar insanla uyumlu hale geldi ve evcilleştirildi. Yani hayatlarından koparıldı. Mesela o zamanın göçebe düşünürleri kalkıp “tavukların hayat hakkı vardır bunları evcilleştiremezsiniz” dedi mi bilmiyorum ama o düşünürlerin süreç içerisinde yumurta yediğinden eminim. İnekler de aynı şekilde inekler de tabiatta idi ama gel zaman git zaman inekleri ahırlara tıkadık. Etinden sütünden neyi varsa her şeyinden istifade ettik. Bizim göçebe düşünürler acaba kalkıp “yahu bu ineklerin dışarıda yaşama hakkı var ahıra koyamazsınız” demiş midir? Bilmiyorum. Ama insanın değer değil değerli olduğu bir tabiat ve varlık anlayışı teklif ediyorum.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İdris Cevahir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?