Her Şeyi Göze Alalım da…

İdlib Suriye’nin kilidi haline dönüştü. Sorunun çözümü adına en önemli girişim olan Soçi-Astana süreçleri de gelinen durumda kritik bir aşamaya girdi. 13 askerimizi şehit vermemizin öncesi ve sonrasında İdlib’de ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye’yi NATO’yu bölgeye davet edecek kadar karmaşık bir noktaya taşıdı. Neler oluyor? İdlib krizi nasıl aşılacak? Şimdi akıllardaki en önemli soru bu. Yakın tarihi gelişmeler üzerinden bu soruların cevaplarını birlikte bulmaya çalışalım.

Malumunuz Rusya’nın Suriye’deki soruna müdahil olması, 28 Eylül 2015’teki BM Genel Kurulu toplantısından sonra gerçekleşmişti. İki gün sonra 30 Eylül tarihinde Rusya, Suriye’deki ilk hava saldırısını yaparak, Suriye’deki varlığını ortaya koymuştu. BM Genel Kurulu’nda Obama’nın yapmış olduğu konuşma da bu anlamda önemliydi. Obama, “Suriye’de kontrollü bir geçiş süreci yaşanması gerekiyor. Bunun için Rusya, İran dâhil herkesle birlikte çalışmaya hazırız” demişti. Rusya’nın bu konuşmadan hemen sonra DAEŞ’e karşı mücadele kapsamında Suriye’de saldırılara başlaması o dönemde çokça tartışılmıştı. Bu sürecin devamında 24 Kasım 2015’te Rus jetinin Türkiye tarafından düşürülmesiyle birlikte, Türk-Rus ilişkileri krize girmiş, karşılıklı restleşmeler yaşanmıştı. Bütün bu olanlara rağmen Türkiye, Rusya ve İran Suriye’deki soruna çözüm bulmak adına Ocak 2017’de Astana görüşmelerinin ilkini gerçekleştirmişlerdi. Astana süreci o zamana kadar Cenevre’de top çevirmelerle sürüncemede olan Suriye meselesinin çözümü adına ümit ışığı doğmasını sağladı. Aslında son İdlib krizine kadar, önemli şekilde aşamalar da kaydedilmişti. Bu sürecin tartışmaya açılmasına sebep olan dönüm noktası ise 17 Eylül 2018’deki Soçi Mutabakatı’nda alınan kararlar oldu. O mutabakata göre İdlib “Gerginliği Azaltma Bölgesi” olarak ilan edilmişti. Bu şekilde o güne kadar süregelen mevcut statükonun korunması hedeflenmiş, bölgenin soruna müdahil olan tarafların çözüme dönük adımlarını engelleyecek bir noktaya gelmemesi sağlanacaktı. Bu durum ilk etapta çok önemli bir adım olarak kabul edilmişti. Mutabakata göre Türkiye, HTŞ gibi terör örgütlerinin İdlib’den çıkarılması ve bölgenin silahsızlandırılması konusunda sorumluluklar üstlenmiş, Rusya ise kendisinin ve rejim güçlerinin sivillere dönük saldırılar yapmayacağını taahhüt etmişti. Görev paylaşımına göre Türkiye gözlem noktaları oluşturacaktı. Böylece sivillerin korunması ve Türkiye’nin yeni bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalmaması garanti altına alınacaktı. Tabi bütün bunlar kâğıtta yazıldığı gibi sahada tam olarak uygulanamadı. Türkiye, Astana Süreci’nde diğer taraflara da kabul ettirdiği ılımlı muhaliflerle, terör örgütlerini ayırmak gibi sorumluluklarını tam olarak yerine getiremedi. Bunun önündeki en büyük engelin, potansiyelinin çok üstünde nüfusu barındıran İdlib’de teröristlerle, sivillerin ayrıştırılmasında yaşanan zorlukları sayabiliriz.

Diğer taraftan ise Rusya ve rejim güçleri de kendileri için hayati olan İdlib ve M-4 - M-5 karayollarını kontrol altına alma hedefiyle, başta HTŞ tarafından yapılan saldırıları gerekçe göstererek İdlib’i birçok kez bombaladılar. Bu saldırılarla sivil kayıplarına da sebep oldular. Bununla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta grup toplantısında provokasyon yapan terör örgütlerine karşı da adımlar atılacağını açıklaması, Soçi mutabakatında Türkiye’nin sorumluluklarını tekrar akıllara getirdi.

Sonuç olarak Astana görüşmeleriyle başlayan süreç aslında, çözüm adına ete-kemiğe bürünmüş en önemli süreçti. Şimdi bu sürecin taraflarının birer adım geriye çekilerek, olup bitenleri yeniden değerlendirme zorunlulukları var. Jeffrey’in askerlerimiz için “şehit” ifadesini kullanması, Astana’nın muhataplarının anlaşmazlıklarını istismar etmekten başka bir anlam taşımıyor. İdlib’de ilk hedef çatışmaların bir an önce durmasını temin etmek olmalıdır. Rusya da İran da Türkiye de şunu çok iyi bilmelidirler ki, NATO müdahalesi Suriye’nin “Afganistanlaşması”na sebep olacaktır.

Son olarak Türkiye’ye gelince de şunları ifade edebiliriz. “Her şeyi göze alacak” zaman dilimleriyle tabi ki karşılaşabiliriz. Bu durumda da devlet ve millet olarak üzerimize düşenleri yerine getirmek hepimizin boynunun borcudur. Ancak Sun Tzu’nun, “Mükemmellik, her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır” sözünü hatırlayınca, her şeyi göze alacak zaman bu zaman mı diye bir kere daha düşünmemiz gerektiğini ifade etmek isterim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kaya - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?