Reklamı Kapat

Sosyalojinin İmkanı

Hepimizin malumu olduğu üzere Müslümanların 2-3 asırdır yaşadıkları bir travma var. Batı’da yenilenen bir dünya, hızla değişen bir toplumsal yapı mevcut. Buna karşın bu değişime karşı nasıl bir tavır takınması gerektiği konusunda kararsız kalmış bir İslam coğrafyası var. Müslümanların Batı’da yaşanan değişimi fark ettikten sonra ürettikleri çözümlerin toplumsal gerçeklikle uyuşmadığını görüyoruz. Bunun pek çok nedeni, doğru ya da yanlış pek çok izahı olabilir.

İslam dünyasının çabalarını anlamak için öncelikli olarak Osmanlı aydınlarının ve bizzat devletin söylediklerine ve yaptıklarına bakmak gerekiyor. Osmanlı Batılılaşması bize bu noktada ipuçları verecektir. Baktığımız zaman Batılılaşma hareketlerinin ilk seyri askeri alandadır. Bunun temel sebebi savaşlardaki üstünlüğün kaybedilmiş olmasıdır.

Daha sonraki zamanlarda Batılılaşma devlet politikası olarak diğer alanlarda da uygulanagelmiştir. Bu Batılılaşma çabalarının halkta bir karşılık bulmadığı bilinen bir durum. Bu gerçekler ışığında gerek Batı’da yaşanan değişimin, gerekse Osmanlı coğrafyasındaki toplumsal talebin doğru bir şekilde okunamadığını bugün daha iyi anlayabiliyoruz. Bunun temel sebebini ümera ve ulema tarafından sosyolojinin bir imkân olarak görülmemesinde arayabiliriz.

Sosyoloji hem toplumu hem de değişimin istikametini tanımak için önemli veriler sunar. Bu veriler üzerinden topluma dair tasarrufta bulunmak en doğru olanıdır. Osmanlı modernleşmesi toplumu ve değişimi okuma ve tanıma üzerinden değil, saray bürokrasisinin Batılılaşma tercihi üzerinden yürütüldü. Bu amaçla birçok düşünsel üretim fikir düzeyinde bir tercih olarak kaldı. Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi akımlar bunun için ortaya çıksalar da; değişime ve toplumsal gerçekliğe uymadıklarından Osmanlı’nın kurtuluşunu sağlayamadılar.

Cumhuriyet dönemi uygulamalarını da bundan pek farklı göremeyiz. Yine örgütlenme tercihleri üzerinden yürüyen tepeden, emredici ve baskılayıcı bir değişim tarzı söz konusudur. Yapılması gereken sosyolojik araştırmalarla desteklenen, kendine yön tayin eden bir devlet ve toplum oluşturma çabasıydı. Fakat yeni devletin muasır uygarlık ülküsü Osmanlı’da olduğu gibi sosyolojiye gerek duymadan toplumu dönüştürmeyi arzulamıştır. Sosyolojinin imkânına rağmen hem muasır olarak gördüğü ülkelerle aynı köken birliğini sağlamak hem de ulus inşa etmek için antropolojiden istifade etmeyi tercih etmiştir.

Antropoloji insanı inceleyen bilim olarak insanın kökenini, biyolojik özelliklerini ve kültürel yönlerini araştırmayı amaçlar. Cumhuriyet’in ilk dönemleri antropoloji ulus inşa etme gayretiyle Türk kimliğine özel bir anlam yüklemek, yüceltmek ve merkezileştirmek için kullanılmıştır. Bu doğrultuda antropolojik çalışmalar 1930’larda büyük önem kazanıyor. Türk Tarih Kongresi’nde antropolojik verilerden faydalanılırken Türk tarihini İslam öncesi tarihe taşıma gayreti yine antropolojik çalışmalarla sağlanıyor

Bu tarihi vakalar bize gösteriyor ki, Cumhuriyet’in ilk dönemleri toplumu anlamaya ve tanımaya dönük sosyolojik çalışmaların yerine, toplumu oluşturan fertlerin biyolojik kökenine yönelik antropolojik çalışmalar tercih edilmiştir. Bu tercihle oluşturulmak istenen ulus devlete etnik bir kimlik kazandırmak amaçlanmıştır. Neticede toplumsal gerçeklik ıskalanmış ve kurgulanmış bir kimlikle ulus oluşturulmaya çalışılmıştır.

Hem Osmanlı’nın son çabaları hem de Cumhuriyet’in ilk atılımları sosyolojiyi bir imkân olarak görmediğinden arzulanan değişimi sağlayamamıştır. Ne yazık ki, günümüzde de aynı hataların sık sık tekrarlandığını görüyoruz. 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muhammet Esiroğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?