Reklamı Kapat

Bir deprem sarsar bizi bir algıcı valimiz

MÜHENDİSİNDEN BELLİ OLURMUŞ DEPREMLİ PROF.LAR

Elazığ depreminin olacağını bir tv kanalında 6 ay öncesinden söylediğinin görüntüleri dolaştırılan bir deprem uzmanının ağzından bir twit yazısı da sokuldu devreye.

Sahiplenilmediğinden inanmadığımız değil, bir bilim insanının, böyle bir “karışımı” kanaati olarak sunmayacağına inandığımızdan adını vermeden yapmak istiyoruz analizimizi.

“Depremde ölenlere şehid denmez pisi pisine gitti denir. Deprem daima yoksulları öldürür. 2 bin lira olan bir ailenin depreme hazır olması gibi bir olay düşünülemez. Depremin dinle minle ilgisi yok. O ülkenin doğru yönetilip yönetilmediğiyle ilgisi var.”

Vasat ve vasat altı zekalı insanların anlayacakları bir dille yazılmış böyle provokatif bildirilerin imza yerinde bir prof. adı gördüğünde hemen inanan ve bu inancını sosyal paylaşımında ilan eden üniversite diplomalı insanlarımıza önce ve iyice üzüldükten sonra yapıyoruz analizimizi.

İmzanın doğruluğuna inanmakta ısrar edenlerimiz, bu küçük oyunu senaryolaştıranların uygun insan arayışında olacaklarını da hesap etmeliler deyip, ilk cümleden başlıyoruz.

“Depremde ölenlere şehid denmez.”

Böyle bir cümleyi söylemek görevinin, yaşadığı devletin resmi sıfatlı dini kurumlarındaki en yetkilide olduğunu ve bir müdahale hakkının olmadığını bilir hiç inancı olmasa da bir prof. bu ülkede. Mesele, karşı taraf yapılanların da kalkıp, bu proflarla çocuklarımızın eğitim almasını sürdürürsek her depremde yıkılacaktır binalarımız, demelerine yol açmaktır. Bu ilk cümle böyle ve iyi anlaşılmalıdır.

“Pisi pisine gitti denir.”

Pisi pisine, Osmanlı devleti muhaliflerinin üzerlerine yapışmış bir deyim olduğundan, geçen yüzyılın canlı sol’undan kalan yaşlılarımızın ve onların mukalliti günümüz gençliğinin fırsat bu fırsattır deyip bu halden kurtulmak istemelerinin işareti sayılmalıdır bu cümleleri de.

Her devlette, isyancılara bakış belli iken, “II. Abdulhamid idaresine karşı ilk defa isyan etme cesareti gösteren” sıfatıyla ünlendirilen ve yanına bir geyik konarak “Geyikli Niyazi” romantikliğinde halka kabul ettirilmek istenen Resneli Niyazi kendi çetesince öldürüldüğünde, işte o halk darb-ı mesel gibi kullanacağı bir deyimi üretir: Ne şehittir, ne gazi; pisi pisine gitti Niyazi!

Hal böyle iken.. Biz devam edelim.

“Deprem daima yoksulları öldürür.”

Elazığ depreminde yıkılan binalara bir baksın insanlar. O binaların planında, projesinde, yapım aşamasında ve kontrolünde imzası olan mühendisleri, etrafındakilerde zenginler otururken orada yoksullar oturacaktır, yıkılmaları bizim twit yazmamıza ve kanallarında reklamımıza imkan vereceğinden, sizler hiç rahatsız olmayın, diye mi yetiştirdiler? Sorusuna da bir cevabı olmalıdır, çürük yapılmış binalarda ikamete mecbur olan insanlarımızı kategorize edenlerin.

“Bir ailenin depreme hazır olması.”

Ne demektir bu cümle? Manası nedir? Şehirlerde ya da köylerde oturan aileler ne yapacaklar da depreme hazır olacaklar? Çok parası olanları bir depremde kim nasıl koruyacak?

“Depremin dinle minle ilgisi yok.”

Bu ülke insanlarının dini inançlarına, en hafif şekilde söylersek bu müstehzi yaklaşım, inanmasa dahi hiç bir ademoğlunun ağzına yakışmaz. Kışkırtma amacı, bu kelimelerle doruk yapmıştır; maksat görülmelidir.

“O ülkenin doğru yönetilip yönetilmediğiyle ilgisi var.”

İktidar yanlısı kalemcilerin ve sorumluların anlatma güçlüğü çekip ellerine yüzlerine bulaştırdıkları geçmiş depremler üzerinden soralım biz de sorumuzu muhataplarımıza.

1999 depremi yaşandığında, deprem-yönetim ilişkisini seslendirse idiniz, bugün böyle bir twit yazısını paylaşmaya ihtiyaç duyar mıydınız? Dahası 1999’dan beri bir türlü yorulmadınız tv’lerde deprem üzerine yarışmaktan. Yetiştirdiğiniz mühendis kalitesi değişmese de…

Son satırlarımız, senaryocuların ikinci kuşu vurma halleridir. Böyle bilinsin!

AT SAHİBİNE GÖRE KİŞNERMİŞ

“Kamuoyunda algı çok iyi!”

Elazığ valisinin mikrofonun açık olduğunu bilmeden İçişleri Bakanı Soylu’ya söylediği bu rapor cümlesi, neredeyse deprem tartışmalarını sollayacak paylaşımlar yaptırıyor sosyal medya kanallarında.

Elazığ 6,8’le sallanmış.

Herkesin gözü tv ekranlarında. Bir yetkili ağızdan “ahval ve şerait”i duymak istiyor. Şehrin belediye başkanı görüntüde. Diyor ki: “Can kaybımız yok!”

Partisi AKP nasıl savunacak? Ondan sorumlu olan makam, başkanda veya demecinde bir sorun bulacak mı? Daha doğrusu başkanın veya demecinin sorunlu olduğuna inanıyor mu?

Hayır, dedi mahallemizin kafesinde haberleri birlikte izlediğim insanlardan kafasında kırıkları olan biri. Sanki içimden geçen soruyu duymuş gibi.

“Hayır! Çünkü başkan doğru söylüyor olabilir. Zira ondan demeç alındığı anda, şimdi ölü sayısı rakamı ile bize bildirilenler ya yaşıyorlarsa...”

Yanında haberleri izlediğim vatandaşımızın haklı olduğuna Elazığ valisinin sayın İçişleri Bakanı’na o algılı cümleyi sarfettiğinde şerksiz ve şüphesiz inandım.

Sayın İçişleri Bakanımız sosyal paylaşımlarında “Can kaybımız yok” diyenlerin yanlış bilgi paylaştıklarından takip edileceklerini sert bir dille medyacılara anlatırken, belediye başkanının demecinden habersiz gibiydi.

“Kamuoyunda algı çok iyi!”

Depremzedelerin hali çok iyi vezninde söylenmiş bu Vali cümlesini üzülerek duyanların, birbirlerine üzülerek duyuranların üstünde durmadıkları bir nokta var.

Elazığ Valisi ne zaman söyledi bunu? Basın toplantısı sırasında.

Yanında kim vardı? Sayın İçişleri Bakanımız.

Sayın İçişleri Bakanımız bir tepki verdi mi? Durumu düzletme hallerine girdi mi? Mesela benim valimin “Ağrı çok iyi” demesini hiç kimse “Algı çok iyi” şeklinde anlamasın ikazında bulundu mu? Cevap hayır ise, sayın vali öyle konuşması gerektiği için konuşmuş, dolayısıyla üstüne düşen vazifeyi yerine getirmiştir. Bir insan durup dururken vali yapılmayacağına göre yani...

Napolyan’a bir albayı çok meth ederler. Bu albayı general yap derler. Askeriyeyi fevkalade biliyor. Napolyon sakin durarak şu soruyu sorar tavsiyeci heyecanlılara. “Şansı var mı şansı? Siz onu söyleyin bana.”

Dahiyane planlanmış bir meydan savaşında, hesapta olmayan bir tabiat olayının veya hesaba girmeyen başka ihtimallerin savaşın kaderini değiştireceğini çok iyi özetleyen bu Napolyon fıkrasını, ülkemizin laf uzmanı politikacısı Demirel bir kaç kere kullanmıştı. Mesela gazeteciler açıkladığı bir kabine listesine neden kamuoyunun beklediği veya tahmin ettiği milletvekillerini almadığını sorduklarında...

Bu gün “Şansı var mı?” siyasi sorusunun gömlek değiştirerek “Algısı var mı”, “İyi algı oluşturması var mı?” şekillerini aldığını ve hatta Elazığ Valisi örneğinde olduğu gibi başarıyla uygulandığını da söylersek, valisinden belli olur bir deprem şehri tezine gerekçesini yazmış oluruz.

BÜYÜK PARTİNİN RAKAMLARI DA BÜYÜK OLURMUŞ

Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Temel Karamollaoğlu’nu dinliyorum bir tv kanalında. Açık gözlerimizi daha da açarak.. Açık gözlerimizi daha da açacak itirazları, retleri, kabul etmemeleri duyuruyor.

“İhaleler üçte bir fiyatlarda olabilirdi!”

AKP iktidarının kamu ihalelerinin söz konusu edildiği bu cümleye anında tepki beklemek hakkımızdır iktidar kanadından.

Bir tane gösterin lütfen. Üçte bir fiyata kotarılacak bir ihale gösterin. Diyebilmeliydiler. Yahut kalemşorları listeler döken makaleler döşenmeliydiler gazetelerinde. Beş yıl önceki Sayıştay raporlarına göre diye karaladıkları yazılar gibi olmayanlarından yani.

Hayır, yok dememe kalmadan bir cevap çalındı kulağıma. O değildi bunu diyen. Yani Elazığ belediye başkanını aklamaya aklı yeten o vatandaşımız değildi. Bu da bir başkası idi. Tükenmeyeceklerdi. Türedi savunmacı kişi yanındakilere, “Bu Karamollaoğlu, AKP icraatlarındaki rakamları küçültmeyi pek seviyor. Bir araştırsak onun üçte bir dediğinin beşte bir olduğunu görmemiz mümkündür. Beşi üç yapmakla ne kazanacaklar? Saadetli işte!”

SİYASETE DEĞİL, GEÇİME ALET

Elazığ depremi günü yardım twiti ile gündeme oturan Kızılay başkanı, otuzuna ulaşmamış çocuğunu kendine yardımcı yapmakla da sürdürürken konuşulurluğunu, iktidarın gazetelerinden Sabah’ta henüz sabah olmuş.

Ancak bulmuşlardır bu savunma şeklini çağrıştıracak bir haber düzenlemişler Ocak ayının bu son gününde.

Bir 15 Temmuz şehidine devletin verdiği daireyi, Kızılay’a bağışlamış o şehidin ailesi. O şehid ki, o günün Başbakanı Binali Yıldırım’ın demeçlerinde toplam sayı olarak dahi anılmamışlardı.

Bir normal daire bağışını “Ağlatan bağış” olarak manşet yapan Sabah Gazetesi, nereye yapıldığını da şöyle vurgulamış: Depremin ardından halkın yardımına koşan Türk Kızılay’ına..”

Başka bir görevi mi vardı Kızılay’ımızın? Yoksa depremin ardından twitine sarılan başkanın başkanlığı ve oğlunun yardımcılığı dolayısıyla oluyor bu işler, mi demek istediler?

Sabah’ın haberi düzenleyiş ve sunuş şeklinde bir acı daha var. Kendi kibirlerini, kibirle ilgisizliklerine herkesin and vereceği şehid ailesinin üstüne yıkmaya çalışmalarından kaynaklıdır bu acı.

“Suriyeli Mahmud kadar olamadın”

Böyle bir cümle ile suçlatmışlar ana muhamefet partisi genel başkanını.

Kılıçdaroğlu’nun karşısına çıkacak siyasileri, il başkanları filan kalmadı da, kibirlerini bir şehid ailesi üzerinden mi tatmine başladılar?

Türkiye’nin bir şehid ailesi, Elazığ depreminin yıkıntılarından insan kurtaran bir Suriyeliyi neden aşağılasın? Kılıçdaroğlu ile ilişkisi her vatandaş kadar olan biri iken ve AKP’nin yöneticisi falan değilken.

“Kızılay’ı siyasete alet edenler utansın!”

Bağışçı şehid ailesinin bu cümleyi de söylediği iddiasında ol sabah gazetesi.

Acaba diyor insan bu noktada rahatça, acaba oğlunu kendine yardımcı yaparak Kızılay’ı ailesinin geçimi siyasetine alet eden Kızılay başkanına bir gönderme mi yapılmış bu cümleyle? Açıklayıverseler.

Elazığ’ın ünlü valisine sorsak bu durumu, Sabah sormamış ama. Sen ne dersin bu işe desek, ne derdi? Galiba şöyle derdi: Kızılay’ın algısı çok iyi değil. Sabah’ın çabası da yetersiz bakiye pozisyonunda.

ÇERKEZKÖY KÖY DEĞİL

Bir restoranın tuvaleti önünde darp edilen Çerkezköy Cumhuriyet Savcısının söyledikleriyle bitmiş, “Savcının tuvalet sırası kavgası adliyelik oldu” haberi bir gazetemizde.

“Ağzımdan ve burnumdan kanlar geliyordu. Benim o halimi restoranda birlikte gittiğim arkadaşım ve mekanın sahibi de gördü. Emniyet güçlerini arayarak durumu bildirdim. Sonrasında adliyeye giderek adli rapor aldım.”

Ünlü Çerkezköy savcısı Mehmet Feyyat’ı hatırladım. Komşumdu. Atatürk’ü koruma kanununa göre basının suçlu gördüğü veya saydığı bir Diyanet personeli hakkında dava açma gereği duymadığında veya açılmış davada beraat istediğinde ünlenmiş, akabinde CHP’den senatör adayı olmuş, seçilmiş ve 12 Eylül’e kadar Parlamento’da bulunmuştu.

Sorduğumda, herkesin ceza beklediği o durumu, hukuken cezalandırılacak bir olay değildi, diye cevaplamıştı.

Hatırlayıverdim işte.

Necati

TUNCER

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?