Reklamı Kapat

(24 Aralık 1995) İkinci 14 Mayıs’tır

Perşembe sabahıydı. Sabri Gümüş ağbi telefon etti yine. Konunun Millî Gazete yazıları olması olağan bir durum. Dualarından sonra, geçen hafta adını andığımız Mücahid Gültekin ve İdris Cevahir’in makalelerinden canlandırdığı sorularına, haddimiz olmasa da bildiklerimizin ışığında cevaplama vazifemiz oldu.

İyi bir araştırmacı olduğuna inandığım Mücahid Gültekin’in cesur yorumlarına öncelikle çok sevindiğimi belirtmeliyim. Okuyan ve hayali olan bir mücahidin yorumları, tespitleri tartışılarak güçlendirilmeli çünkü. Fakat ben sadece bir kaç noktaya dikkat çekeceğim bugün. İsterim ki üniversite gençliğimiz işlenen bu konuları, nargilesiz kafelerde bari münazara yapsınlar.

“Eğer CHP, 14 Mayıs seçimlerini kazanabilseydi, muhtemelen ezanı Türkçe’den Arapça’ya onlar çevirecekti.”

Kimliği yani kim olduğu tartışılmaya çok açık bir Şemseddin Günaltay’ın, CHP’de, görünürdeki yetkili kılınmasından böyle bir ihtimale varmak gerçeklere aykırı düşer.

1950 seçimlerini kazanmak için, CHP’lilerin sonraki yıllarda baskı unsuru olarak “Ticani” sıfatıyla çok kullanacakları Pilavoğlu gerçeğini de bu yorumlara katmak gerek.

Üstad Sezai Karakoç’un anılarında okumuştum, Kazım Karabekir’i mebus ve Meclis Başkanı yapmış CHP onu şehirlerin (hangileri?) caddelerinde selamlama yapsın diye yürütürken, halkın ilgisinin adı sanı olmayan DP adaylarına olduğunu... Bu sosyolojik tavır önemsenmez mi?

14 Mayıs’ta seçim kazanmış Menderes’in, 16 Haziran’da ezanımızın aslı gibi okunması kararını nasıl aldığı da tüm teferruatıyla bilinmelidir. Menderes’in bir resti vardır, Bayar’a. Bütün siyasi sıfatlarından vazgeçebileceğini bildirmiştir. Daha ötesi var mı?

Konu buralardayken, günümüzde muhalifliğe soyunan, makamlarla tavlanmış eski politikacıların şu şöyle olmasın, bu böyle olmasın diye karış çıkmadık, itiraz etmedik veznindeki itiraflarına, tavırsızlıklarına 2020 yılını yaşayanlar şahit oluyorken, Menderes duruşuna bir haksızlık yapmamalıyız.

“O gün CHP sıralarından hiç bir tepkinin gelmemesi de,” bir taraftarlığın değil, uygun zamanın ve fırsatın kollanması olarak algılanmalıdır. Zira CHP, DP’nin iktidarı boyunca ezanın aslına çevrilmiş olmasına hep karşı çıkmış ve bunu Yassıada’ya gerekçe olarak sunmuştur. 1950 Haziran’ında Menderes’in gücünün CHP’yi sindirmesi olarak da algılanabilir bu durum. Çünkü “Hemen ardından radyoda Kur’an yayınları başladı.”

Yıllar sonraki AP’nin iktidarında, TRT radyosunun haftada 1 saat Cuma akşamları “Diyanet saati” yayınlaması seçmenlerini memnun ederken, partilileri de övünce gark etmişti. Hem de artık CHP’de İsmet Paşa gücü yoktu.

“Daha birkaç yıl önce ‘camileri ahır yapılan’ İslamcılar, artık cihad etmeye, şehid olmaya başlamışlardır.”

Sevgili Mücahid Gültekin’in, DP iktidarının 1950 yılının 25 Temmuz’unda karar alarak, 17 Eylül’ünde yola çıkardığı tugayımızın Kore topraklarında kalan şehidlerine 10 Aralık’ta Süleymaniye’de okutulan mevlidin radyodan naklen yayımlanmasını böyle anlatmasına ne diyeceğimiz olabilir?

Belki şu bilgileri tekrar etmek düşer: 05 Nisan 1946’da, İnönü’nün, Rus korkusuna istinaden davet ettiği Missouri Zırhlısınca ve zırhlısında tanıyamadığımız Amerika’yı tanıdık orada. Ne kazandığımızın cevabı ise farklı.

“Kore’de Türklüğün yüzünü güldüren Kahraman Mehmetçik! Sana canlar ve cihanlar kurban olsun.” Diye yazarken Sebilürreşad dergisi, belki de bizim yıllar sonra bir Kore gazisinden şu duyduklarımızdan haberliydiler.

“Bir Türk bölüğünün mayınlardan temizlediği rapor edilmiş bir araziden geçerek istenen yere ulaşması emri gelir. Sabah namazını varılacak yerde kılmaya ayarlı abdestli askerimiz o araziyi kayıpsız geçer. Gün doğduktan sonra o araziyi ABD askeri de geçmek istediğinde, temizlendiği rapor edilen mayınlar bir bir patlar ve Amerikan bölüğü telefat verir.” Cihad etmek denince ilgisi olsun dedik.

“1950’lerde olduğu gibi kimse bize artık doğrudan ‘Amerikancılık’ teklif edemez.”

Bu tespitine yürekten katıldığımızı söylerken, içimizdeki “ama”cıların en azından bir kısmının, yani görevlendirildiklerine şüphemiz olmayanların haricindekilere, artık öyle olmamaları için tedbirler de almalıyız deriz.

“1955 yıllarında Toros’ların eteğinde kuş uçmaz kervan geçmez bir köyde biz çocuklar kendi aramızda ‘Amerika’nın elinde bir silah varmış, oradan düğmeye bassa bizim köyü yok edermiş’ diye konuşuyorduk.

Gazetenin gelmediği, radyonun olmadığı bir köye bu kötü haberi kim yayardı bilmiyorum.”

Bu anıyı Mahmut Toptaş hocamız gazetemizin 27 Temmuz 2019 tarihli nüshasındaki “Geleceği varsa, göreceği de vardır” başlıklı yazısında anlatıyor.

Sorumuz şu: Bir Toros’ların mahrum köyünde mi böyle konuşarak oynuyordu çocuklar?

Tendürek’te, Allahüekber’de, Şerafettin’de, Süphan’da, İhtiyarşahap’ta, Palandöken’de, Kop’ta, Canik’te, Küre’de, Ilgaz’da, Köroğlu’nda, Kazdağ’da, Bozdağ’da, Tekirdağ’da köylü çocukları da kurmuş ise aynı cümleleri, günümüzün “ama”cıları olmalarına yol bulmuşlardır, demek değil mi bu?

Alınacak tedbirlerin başladığı yeri bilmek gerek.

ÇALMA ALIŞKANLIĞINDAN KALPAZANLIĞA

İktidara, bir bakanına kardeş kadar yakın bir gazeteyi bir sabah açtığınızda, oraya itirazsız asimile olmuş bir yazarın çok güzel bir yazısında anlattıklarını bir bir okursunuz. Sağlığınız için çok gereklidir böyle yazılar. Tahammül gücünüze payandalarla destek almış olursunuz.

Yoksa müzmin muhalif sıfatıyla yanar durursunuz, ülkenizin geldiği yerlere, inancınızın düşürüldüğü yerlere. Tercih sizin.

Bir gazete haberinden çıkılmış yola: Tam 127 milyon 500 bin dolarlık sahte banknot ele geçirilmiş.

Dağ gibi diyor ünlü yazar. Rüya gibi de diyor. Rüya, o kadar sahte dolarımızın olması mı, yakalanması mı? Okuyucuya kalmış.

Gerçeğinden ayırdetmek çok zor derken, “Filigranı”nın tamlığını da ekliyor yazar beyimiz. Lakin işte bu noktada okuyucularının aklına düşebilecek şöyle bir soruyu es geçiyor.

Tam dediğiniz 127 milyon 500 bin rakamı, neden dümdüz bir 150 milyo değil? Küsuratlı servet hoşlarına mı gidiyordu, yoksa biraz eksik ama idare eder, kanaatini mi yaşıyorlardı?

Gerçeğinden ayırd edilmeyen 127 milyon 500 bin doların, neden hiç bir engele uğramadan basılmış olması bir rahatsızlık oluşturmuyor yazar bey sınıfındaki fikir babalarında? Sorusu şimdi durup dururken gelmedi aklımıza elbette. Öncesi varmış. Onlardan öğreniyoruz. Malûm, iyi bir icraat takipçisidir her biri.

“Geçen sene de 271 milyon sahte dolar ele geçirilmişti.”

Bir gelenek vurgusu var burada. Ülkemde her sene sahte dolar basılması mıdır bu, yakalanması mıdır? Biz ayırdedemedik.

Bu arada bir ayrıntıyı da öğrenmiş olduk.  Onu da atlamayalım. Profesyonel kalpazanların dolar basma makinaları tam rakamlarda stop ediyormuş. 127 milyon 500 bin gibi, 271 milyon gibi...

Kalpazanlar varsa, elbette yakalayanlar da olacaktır. Fakat ünlü kalemşor yazar beyin, milletimize şu istihzasını anlamak çok zor.

“Dolarlarını ‘yastıkaltında’ saklayanlar umarım gece uyuyabilmişlerdir.”

Ne olmuş olacak da dolarını resmi izinli bürolarından ve bankalardan almış olan insanlarımızın gece uykuları kaçacak?

Kalpazanların bastığı “dağ gibi” dolarlar yakalandığına göre... Bu şüphenin kaynağı ne?

Yastık altında doları olanlar bankalara koşsunlar, kontrol ettirsinler yahut yatırsalar mı demek istiyor acaba? Ya da ülkemiz insanını yastık altında dolarları olanlar diye anlatarak zengin görüntüsü veriyordur.

Neyse, bu zor soruları geçelim. Çalıştıkları yerlerden soralım isterseniz.

O sahte dolarları basanlar FETÖ’nün adamları veya “Taşeron”larıymış. Bu para firari FETÖ’cülerin harçlığı imiş.

FETÖ’yü bu kadar iyi bilenler, o FETÖ’nün, adamlarının firari yaşadığı ülkelerin “Taşeron”larına sahte dolar bastırmadığını da biliyor olmalılar. Yoksa o “Taşeron” kalpazanlar sadece bizim ülkemizde mi var? Daha açık soralım: FETÖ’yü temizledik ama ona sahte dolar basan “Taşeron”lar burda. Firari FETÖ’cülerin yaşadığı ülkeler ise FETÖ’sü olan ve fakat sahte dolar basıcısı “Taşeron”ların olmadığı ülkeler midir?

FETÖ örgütü bu parayı yurt dışındaki kaçakların beslemekte kullanıyormuş.

Bu cümle de çok netameli bir cümledir. FETÖ orda, ama beslenmeleri bizim üstümüzden, itirafının ötesinde, oldukları ülkeleri suçlamanın daniskası yapılıyor. Burda basılan sahte dolarlar, oralarda harcanıyor!

Madem ki nerede kullanıldığını, harcandığını bu kadar kesin biliyorsun ey ünlü yazar bey, o zaman bizim yastık altında birkaç doları olan garibanımızdan ne istiyorsun da uykusuna takıyorsun kafanı? Maksadın ne?

Profesyonel “Taşeron” kalpazanların benim ülkemde bastıkları sahte dolarları kaçtıkları ülkelerde harcamak isterken yakalanacak FETÖ’cülere yol göstererek üzülmek istemediğini anlatmak olabilir mi âlî maksadı. Değilse, milletin inancıyla dalga geçmek sayacağız. (Sabah Gazetesi - Engin Ardıç - Koklamaya Kıyamam Benim Güzel Manolyam - 17 Ocak 2020)

KANAL’IM

Sayın Cumhurbaşkanı’mız “2020’de yeni bir şahlanış döneminin kapılarını açıyoruz” demiş ve bu cümlesi manşet yapılmış taraftarı gazetelerde.

Önceki şahlanış dönemlerini biliyorsak yeni okumuşsak tarih kitaplarında yahut yaşamışsak geçen asırdan bu yana, elbette biz de bekleriz yeni şahlanış dönemini.

Geleceğin Türkiye’si için dev adımları da sıralamış gazete alt alta. Şöyle bir bakıyoruz.

“38 ilde daha millet bahçelerini hizmete sunacağız.”

Bu şu demek midir? “Daha” ile anlatılmayan yani Millet Bahçesi hizmeti almış iller, memnuniyetlerini duyurdular ama bizim haberimiz olmadı? Mesela hangi yakın duran, oturan veya uçağa binen yazarlar, Millet Bahçeleri  olan iller bir rahatladı, bir rahatladı gibi makaleleri nerde yazdılar? Yoksa daha döktürmediler mi?

İstanbul havalimanı, Türksat uydusu, konut dönüşümü gibi teknik konuları geçersek, Kanal’da dururuz biraz.

Kanal, denizi çağrıştırıyorsa, biz de ordan hatırlayalım deriz.

Siyasette deniz çok kullanılmıştır. En ünlüsü, ticaret erbabı insanların şehri Kayseri üzerinden söylenendir. Politikacı vaatlerinin sınırsızlığına bir göndermedir bu. “Kayseri’ye deniz getireceğiz!”

Bu espri hep böyle mi kalmıştır. Hayır! Deniz Baykal CHP Genel Başkanı olduğunda ve bir seçim öncesi Adapazarı’na gittiğinde de en ilkel haliyle orada da kullanılmıştır.

“Adapazarı’na Deniz getirdik!”

Bir övünme sanılan bu reklam cümlesini o günün taraftarı gazeteler, müthiş bir buluş diye takdim etmişlerdi.

Sakarya’nın kıymetini bilmeyenlerin suni deniz peşindelikleri Adapazarlıları üzmesi gerekirken.. Adapazarı’na götürülen Deniz, kimi getirdi kimi götürdü acaba?

Kanal’a muhaliflere cevap yarışına girenler arasındaki usta gazeteci Yavuz Donat, Demirel’in Ford fabrikasına itirazcıları susturmak için söylediği “Çankaya’nın bahçesini de verebilirim” cümlesine haklılık kazandırmak peşinde. Yapılması kötü mü oldu?

Yani iyi oldu diyorsanız, Kanal’a karşı çıkmayın, akıllandırmasıdır bu. Çankaya’nın bahçesi bir otomobil fabrikası için en olmayacak yer ise, Demirel neden burdan destek aramıştır? En uygun olmayan yere, mesela bir verimli ova ortasına yapın izni olmuştu o savunma.

Kanal’ın yeni proje olmadığını, jeoloji, jeo teknik, dalga, deprem analizleri, çevresel etki araştırmalarının hepsinin yapıldığını iddia edenler, deprem korkusu ile yatıp kalkan İstanbullular için neden bir rahatlatıcı rapor yazacakları çalışmalar yapmadılar, yaptırmadılar; bütün ilçeleriyle İstanbul’u yıllarca yönetiyorlarken?

Kanalım istiyorlar ama...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

01

Hayati Otyakmaz - ÜLKEMİZİN GEÇMİŞTE VE GÜNÜMÜZDE YAŞADIĞI GERÇEKLERİ ÇOK GÜZEL VE AÇIK BİR ŞEKİLDE DİLE GETİRİYORSUNUZ..

KALEMİNİZE VE YÜREĞİNİZE SAĞLIK.

ALLAH (C.C.) HAYIRLI VE UZUN ÖMÜRLER İHSAN EYLESİN (ÂMİN)!

SELÂMLAR, SAYGILAR DEĞERLİ YAZARIMIZ MUHTEREM NECATİ TUNCER BEYEFENDİ.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 18 Ocak 11:49

Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?