Reklamı Kapat

AK Parti-Saadet Farkı

AK Parti’yi ele alırken kendisinden evvelki merkez sağ partiler arasında zikretmeyişimiz, onun iktidara gelme süreciyle ilintilidir. Zira AK Parti, 28 Şubat postmodern darbe süreci sonrası Türkiye’de oluşan siyasi atmosferin neticesi olarak siyasi hayata dahil olmuştur. Bu ayrıntının asla göz ardı edilmemesi gerekir, çünkü o dönemde Milli Görüş’e ve Erbakan Hoca’ya yapılanları hazmedemeyen toplum, 3 Kasım 2002 seçimlerinde 28 Şubat aktörlerini cezalandırma motivasyonuyla hareket etmiştir. Seçmenlerin 28 Şubat sürecinin gerçek mağduru olan Saadet Partisi yerine bu partiden ayrılarak kurulan AK Parti’de toplanması ise AK Parti yöneticilerinin söylemleri ve bu söylemlerin yaygınlaşmasını sağlayan medya desteğiyle mümkün olabilmiştir. O dönem AK Parti yöneticilerinin “Erbakan Hoca’yı cumhurbaşkanı yapacağız”, “Erbakan Hoca’nın gizli talimatıyla bu partiyi kurduk” söylemleri unutulmamalıdır.

Türkiye’de 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi yürütülen toplum mühendisliğini anlamak için şu soruyu sormak dahi yeterlidir kanımca. Şayet alelacele AK Parti kurulmasaydı, 3 Kasım’da seçmenler Saadet Partisi dışında hangi partiye oy vermeyi düşünecekti? O dönemde üçlü koalisyonu oluşturan DSP-MHP-ANAP ekonomik krizin faturasından ötürü zaten saf dışı durumdaydı. Bunun dışında geriye Çiller’in DYP’si ve Milli Görüşçü Saadet Partisi kalıyordu. Açıktır ki, o dönemki TÜSİAD raporlarının da teyit ettiği gibi Milli Görüş, 28 Şubat öncesinden çok daha güçlü bir şekilde Meclis’e girmiş olacaktı.

Dolayısıyla AK Parti, bir yandan Saadet Partisi’nden devşirdiği oylardan, diğer yandan da konjonktürel olarak ortaya çıkarılan Cem Uzan’ın Genç Parti’si üzerinden merkez sağ ve milliyetçi partilerin (DYP-ANAP-MHP) kıl payı farklarla baraj altında bırakılmasıyla oluşturulan boşluktan kendisine yer edinmiş bir partidir.

Bu nedenle AK Parti, ilk iktidara geldiği 2002 yılında toplum kesimlerinin büyük çoğunluğundan 28 Şubat’ın rövanşı motivasyonuyla oy almıştır.

Peki AK Parti, güç-rıza ikileminde neyi tercih ediyor?

Daha kuruluşunda algı operasyonlarıyla kitlelerin olmayan rızasını Chomsky’nin ifadesiyle “üretme/imal etme” uyanıklığını (!) gösteren bir siyasal akıl, sizce gücün cazibesinden kendisini azade edebilir mi?

Vatandaşın rızasını (oyunu) almak için her şey mübah görülmekte elbette.

Ama bu oyun da bir yere kadar sürer. Mızrak çuvala sığmaz olur.

İlk yıllarda “kol kırılır yen içinde kalır” ilkesiyle Erdoğan’ın ve AK Parti’nin eleştirisine “zamansız çıkışlar” yakıştırması yapılırken bugün ise partiyi ve lideri eleştirmeyi düşünmek dahi “deli gömleği giymek” anlamı taşıyor.

Öncelenen de doğal olarak rıza değil, güç oluyor!

Peki ya Milli Görüş/Saadet Partisi’nde durum nedir?

“Ben bunu bana oy versinler diye yapmıyorum, Allah rızası için yapıyorum!” diye Meclis kürsüsünden içten duygularını haykıran bir liderin takipçilerinin tercihi elbette rıza olacaktır.

Gücü değil, rızayı önceleyecekler elbette.

Ama dikkat edilirse, salt seçmenin/vatandaşın rızasını yücelten bir akıldan da bahsetmiyoruz.

Vatandaşın rızası Hakk’ın rızasına uygun oldukça bir anlam taşır. Zira tarih yanlış üzerinde ittifak eden nice tecrübeyi haber vermektedir.

Öncelenmesi gereken Hakk’ın rızasıdır.

Ne AK Partilileri ikna edeyim derken değerlerinden taviz vereceksin, Ne de muhalefette öne çıkacağım diye kendinden uzaklaşacaksın.

İspat mı istiyorsun, işte sana 50 yıl!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Bekir Gündoğmuş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?