Reklamı Kapat

Onlar “bunlar”dır “küçük Amerika olmak”ın imalatları

“Günümüz Hülagu’su Amerika, Türk veya Kürt düşmanı değil. Amerika, İslam düşmanlığı yapıyor.” (Bu bir Mahmut Toptaş cümlesidir. Milli Gazete 07 Ocak 2020)

Bu cümleyi “Günümüz Hülagu’su Amerika, Türk, Kürt, Arap, Fars, Afgan ve ne kadar ümmeti Muhammet milleti varsa hepsinin düşmanıdır. Amerika, İslam düşmanıdır!” şeklinde anlamak doğru anlamaktır. Konuşulan yer Hakkari’mizdir ve Mahmut Toptaş Hoca sonraki söyleyeceklerine dikkati çekmek için bu sadelikte kurmuştur cümlesini.

“Bir koyup üç almak” karlılığına kanmış politikacıların Irak’ı işgal ettirdiği günlerden, Ortadoğu’muzu ateşe vermeye gelmiş Amerikan askerlerine sağ salim olsunlar, burunları kanamasın duasına duran politikacıların alkış aldığı günlere ermiştik.

Kimyasal silah yalanıyla gelip işgal ettiği topraklarda işlediği kadın ve çocuk katliamlarına, İranlı komutan Kasım Süleymani cinayetini ekleyen Amerika’nın kanlılığına sevinenlerimizi gördüğümüz ve duyduğumuz günlere de erdik bugün.

“Sevinen arkadaşlara soruyorum:

Bu sevinme hakkını nereden buluyorsunuz?”

Mücahit Gültekin Milli Gazete’mizin 05 ocak 2020 tarihli nüshasındaki “Neye seviniyorsunuz” başlıklı destansı yazısında böyle sesleniyor o sevindiriklerimize. Kim olduklarını hatırlatmaya ya da kafalarına kakmaya cesaretinin ve hakkının olduğunu haykıra haykıra hem de..

Dünya haritasına bakan herkes, Türk milletinin Anadolu’dan önceki topraklarında ve Anadolu’da birbirinin devamı devletlerinde İran ile komşu olduğunu, komşu iki devlet olarak yaşadıklarını bilir, görür.

Amerika, yeni dünyanın kabilelerine daha devlet bile olamamışken, Türkiye (Osmanlı) ve İran bölgelerinin en canlı devletleri idi. Yani Amerika yok iken Türkiye ve İran vardı.

Mücahit Gültekin gibi biz de soralım şimdi: Bu sevinme hakkınızı, yani Amerika cinayetlerine sevinme hakkınızı, bir teslimiyetinizin neticesi olarak mı anlayacağız yoksa alışkanlığınızın bir tezahürü olarak mı? Dahası, kar-zarar hesabı yaptığına inandığımız Amerika, sizin bu sevinme hakkı kullanmanızı da katmış mıdır toplamalarına?

Söylemek isteyip de söyleyemediklerimize, yazmak isteyip de yazamadıklarımıza misal olsun diye rahmetli Cevat Ayhan ağabeyimizin İslam mecmuası’nın Aralık 1986 sayısında rahmetli Muammer Dolmacı ağabeyimizden aktardığı bir anektodu buraya almamızın vaktidir.

(1969-70 yılları, AET meselesinin çok tartışıldığı bir dönemdir. Anlattığı önemli bir olayı nakletmek isterim: 1969 yılı sonunda İstanbul’da Uluslararası Ticaret Odaları toplantısı yapılmıştı. Bu vesileyle maruf bir işadamının köşkünde misafirlere yemek verilmektedir. Muammer ağabey DPT’de Yatırım Teşviklerini yöneten bir idareci olarak bu yemektedir. Yemekte yakını bir müstaeşar ve iş dünyasında ağırlığı olan 27 Mayıs dönemi eski bakanlarından biri ile bir arada AET meselesini tartışıyorlar. Müsteşar sanayileşmemizi engelleyeceği gerekçesi ile AET’ye girilmesine karşı olduğunu beyan eder ve Muammer beye dönerek “Muammer anlat şu Hollandalı’nın sana söylediğini” der. Muammer bey de anlattı. 1969 yılında yabancı teknoloji ve ortaklığı aranan kort bezi projesi için Hollanda’da Ak…. Firması sahibi ile yaptığı görüşme sırasında, bu zat kendisine “Sayın Dolmacı, Türkiye sanayileşmekten vaz mı geçti” diye sorar ve ilave eder. “Nasıl olur da AET’ye girersiniz? AET içinde siz mevcut yapınızla rekabete dayanamazsınız. Yeni sanayi kurulmaz ve mevcutlar da batar” der. Muammer Beyin anlattığını dikkatle dinleyen eski bakan, “Biz de biliyoruz AET’ye girmemizin ekonomik yönden bize zararlı olacağını, ancak memleketi batıcı yoldan çevirmek isteyenler var. Buna karşı tek teminatımız AET’ye girmektir” der. Muammer ağabey bu olayı memleketteki manevi uyanış, kültürel ve iktisadi kaynaklara sahip oluş tavrı karşısında bazı çevrelerin bunu engellemek için AET’ye girmek istediklerini açıklamak maksadıyla anlatırdı.)

O gün adı AET olan ve bugün AB dediğimiz vak’anın geldiği noktayı 50 yıl öncesinden “Yeni sanayi kurulmaz ve mevcutlar da batar” tesbitiyle anlatmaya çalışan Hollandalıyı bir kenarda tutun ve AB’yi Türkiye’nin tek teminatı gibi gören devletlimizin yolunda beraber ıslanarak ve şarkılar söyleyerek yürüyenlerin hangi etiketle sevinçler paylaştığını bugün bir düşünelim isteriz.

Olanda hayır vardır. Kim kimdir, bilgilerini depolayanlara bu sevindiriklerimiz çok malzeme vermiş olabilirler mi? Arkasını bilmesek de bu da cevap arayan bir sorudur.

HAYAL KIRIKLIĞI İNSAN KIRIKLIĞI

Adnan Öksüz’ün Milli Gazete’mizdeki 06 Ocak 2020 tarihli ve “Cem Duna, anılarında buna da yer verecek mi?” başlıklı yazısından gireceğiz yeni bir geçmiş günler analizimize.

Adı unutulan ve fakat atandığı kurumdaki tahribatları hala devam eden bir Özal icraatçısıdır Adnan Öksüz’ün soru yönelttiği şahıs.

Milli Gazete’mizin sayfasından veya internet sitemize ulaşıp tekrar okuduğunuz bu yazısında ne diyor Adnan Öksüz? 1988-1989 yıllarının bilgilerini kullanırken..

“Turgut Özal’ın başbakan olduğu yıllardı..

Özal, kendisinden hiç beklenmedik bir adım attı ve Cem Duna’yı TRT Genel Müdürlüğü’ne atadı.”

Özal ve beklenmeyen hareketi ve atanan Cem Duna.

Atanan kişi hakkında hiçbir fikri olmayan ve meraklı okuyucuyu peşin, yani daha yazısının başında bir kanaat sahibi olmaya yönlendiriyor sevgili Adnan.

Sağ gösteren Özal’ın bir sol kroşesi..

Benim itirazım, kendisinden hiç beklenmedik şaşkınlığını, şaşırmasını gösterenlere.. Özal, hangi yüksek, hangi müsbet (ulvi ve kudsi gibi kelimelerle haşa anlatılmayacağından) sıfatlarla donatılmış sanılıyordu da “vay!” çekiyordu yanıldıklarını kabulde zorlananlarımız?

ANAP’ın 40 milletvekilinden söz ediyoruz. Adnan Öksüz bir tanesinin adını vererek nakletmiş.

Erzurum milletvekili Mehmet Kahraman, bir kahramanlık yapmış ve atılmış ANAP 40’ının önüne. Taktik yapmışlar. Randevu alalım demişler. Böyle bir makul fikir geldiği için akıllarına, kendilerini bir daha sevmişler. Başbakanlık özel kalem müdürlüğünü arayarak görüşme talep etmişler.

ANAP diye bir parti. Özal genel başkan ve başbakan. ANAP milletvekili sıfatlı 40 kişi ve telefon trafiği. Demokrasi böyle bir şey.

Özal’la karşılaşmalarını da “Hiç unutmuyorum” diyerek anlatıyor en kahraman milletvekili Mehmet Kahraman. Hem de Özal’ın zeka seviyesinin yüksekliğine herkesi inandırmak aşkı ve şevkiyle.

“Turgut bey bizi görünce ve hepimizin aynı renkte olduğunu fark edince durumu derhal anladı.”

“Durumu derhal anlayan” Turgut bey’e çalışan bir istihbarat biriminin olduğu neden gözardı edilir bilmem. Üstelik “Mehmet, Mehmet bunların başını sen çekiyorsun” filan diyerek diğer 39 milletvekilinin “Bunlar” sınıfında ve Özal yanında değersiz kılındığının itirafı da varken.

Aralarında şair bilinen (Erdem Beyazıd) bir milletvekilinin de olduğu o 39 kişi çok bozulmuşlar. Nedeni belki de şu ihtimaldir. Kahramanlarının adını iki kere söyleyen sayın Özal’ın içeri girmeyin demesini anlamamışlardır. Meclis’e giren ama başbakanlığa giremeyen ANAP milletvekilleri olmak, artık ne demekse..

Yeri gelmişken “Turgut bey’i öteden beri iyi tanıyan ve hayranlık besleyen” özellikleriyle anlatılan ANAP’ın o şair milletvekili hakkında da bir iki cümlemiz olsun isteriz. Çünkü onun kırklara karışanlardan olduğunun vurgulanması, kabul edememe, ısınamama pozisyonundaki insanlarımızın artık müşahhas gerekçesi olacaktır.

Yaşanan olay, şair’in, Özal’ı tanımadığının veya hatalı, eksik tanıdığının ispatıdır. Ayrıca nasıl olur da bir şair veya bir şair nasıl olur da hacmi, kapasitesi, hedefi sınırlı ama kullanılırlığı sınırsız bir Özal’a hayranlık besleyebilir?

Sonra..

“Biz başbakanlık binasına geldiğimiz gibi gerisin geriye döndük.”

Olayın anlatıcısı ANAP kahramanı Mehmet Kahraman’ın bu son cümlesinden sonra sevgili Adnan, Cem Duna icraatlarına şöyle bir değiniyor ve ona soruyor: Hatıralarında sen de anlatacak mısın bunları?

Cem Duna, Özal’a edilen bir telefonla geldim, diye başlayarak anlatsa ne olur, anlatmasa ne olur?

Eğer ortada sorulması gereken çok soru varsa, hepsi de ANAP’ın kırklarına veya kırık yani kırılmış milletvekillerine sorulmalıydı.

Neden istifa etmek fikri gelmedi aklınıza?

ANAP’lı olmak öyle olmak mı idi ve bu ülkeye ANAP’lı olarak yaşatacağınız hayal kırıklıklarının ilki bu bozgununuz mu idi.

DENGEDEN MAHRUM

Başına “Geleneksel” kelimesini de yazmışlar mıdır acaba? Hevesle başlanan fakat planı programı üstün körü (geişigüzel, lalettayin) hazırlanan resmi kurum organizasyonlarına böyle yazıldığına çok tanık olduğumuzdan sorduk.

“1. Giresun Kitap Fuarı” üniversitesi de olan bir şehrimizdeki belediye icraatı olarak gündeme düşerken, davetli bir yazara “Gelme!” denmesiyle konuşuldu.

Profesör Doktor İhsan Süreyya Sırma hoca imiş gelme denilen davetli yazar. İslam Tarihi üstüne 30 telif kitabı olan, Doğu ve Batı dillerini bilen bir emekli öğretim üyesi.

Yeşil fındık bahçeleriyle, sokak aralarıyla türkülerde ünlendirilen Giresun bugün siyasi dengeler şehri olmuş. Sırma Hoca’ya da davet etmelerine rağmen, bu siyasi dengeler bozuluverir endişesiyle “Gelme” denmiş.

Giresun AKP belediyesinin yetkililerine şöyle bir soru sorulsa bu noktada, cevabı ne olur?

Giresun’un dengelerini korumak adına “Gelme” dediğiniz bilim insanı, Türkiye’de yaşıyor ve Türkiye’nin başka şehirlerine de gidiyor. Oralarda bir denge yok mu veya oralarda “Dengeler” bozuluyorsa Giresun hiç etkilenmiyor mu?

Etkileniyor idiyse, çare olarak yakın olduğunuz iktidara, böyle denge bozucu emekli ya da halen görevdeki bilim insanlarının yerine de “Kayyım” atanmasını mı teklif edeceksiniz?

“Şehirdeki siyasi dengeler” tanımıyla iktidarlarına politik destek sağladığı iddiasındaki Giresun belediyesine bir cevap vermiş mi adı kullanılarak mağdur edilen bilim adamı Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma? Hayır! Şunu demiş sadece:

“Bunların dengesini kim bozuyor, bilmiyorum.”

“Bunlar” sıfatlandırmasına herkes dikkat etsin. (Bugün bir başka yazımızda da izahı yapıldı.) Çoğul bir işaret sıfatıyla anlatımdan ziyade bir uzaklık, bir mesafe gösterilmektedir. Benim orda olmadığım, benim karışmadığım iyi bilinsin demenin de bir başka ifade şekli.

Hal bu iken, vaktiyle AKP’de bulunmuş, görevli olmuş, milletvekili yapılmış bazı eski politika insanları, ne şiş yansın, ne kebap mantığıyla hatırlatmışlar varlıklarını. İzahatları da ayrıca izaha muhtaç. Eskiden edebiyat dergilerinde yazanlar, bugün twit kuşunun kanadı altına sığınmışlar. (M.Atilla Maraş)

“İktidar partisini tarafsız bir gözle eleştirdiği için..”

Bir bilim insanının veya T.C. vatandaşının taraflı gözle tenkit hakkı yasaklandı mı, yoksa iktidarcılara, eleştirilerinde yeni ve eski muhalefet partilerine dahil olduğuna dair bir işaret, bir delil yok ricasında mı bulunuluyor?

Şehirlerinin siyasi dengelerini düşünen Giresun AKP belediyecileri, bir muhalif siyasi parti ya da grubun, “Gelme” denilen bilim insanlarıyla görüntülü konferanslar düzenlemek istemesine karşı İsmet Paşa’yı çağrıştıran önlemlerden hangilerini yürürlüğe koyduracaklardır?

Bu sorular cevabı olmayan sorulardır.

Kitap, kitap yazma, yazılan kitabı okuma, okunulanı tartışma, tartışmalardan fikir çıkarma, çıkarılan fikirlerle hayatı tanzim etme, yaşama şevki kazanma, ülkeyi daha fazla sevme gibi kültür neticelerine hiç bir iktidar “Bunlar” kadar yabancı olmamıştı.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?