Reklamı Kapat

İnsan değerlidir ancak “değer” insan değildir - 1

Bazı cümleleri yahut bazı fikirleri derinlemesine incelemediğimiz sürece kendimizi fikri sathiliğimizin girdabında “düşünüyor” olarak zannederiz. İlk duyduğumuzda yahut ilk dile getirdiğimizde kulağımıza hoş gelen, nefsimize hoşluk veren cümle ve fikirler, esasında denizin üzerindeki köpük misali sathi ve anlamsız olabilir. Bazen kurduğumuz cümlelerin kavramsal takibini yaptığımızda çok da tutarlı olmadığımızı fark ederiz. Kurulan cümlelerin kavramsal mantığında süreç devam ettirildiğinde, düşüncemizin söyleyeninde dahi kabul edemeyeceği bir anlama doğru dönüşeceğini çoğu zaman göremeyiz. Yani bir defa iki ile ikiyi çarptığımızda ve ikinin katlarını almaya başladığımızda sonucun ister istemez başka bir ikinin katı rakama gitmesi akli olarak zorunluluktur. Bu yüzden söylemlerimizde tutarlı olmak ve sözlerimizin mantıki uzanımlarını üstlenmek zorundayız.

Bu yazı serisinde Hümanizm eleştirisini merkeze alarak bir savrulmanın arka planına ineceğim. Savruldukları kanaatinde olduğum kişilerden ziyade fikirlerine odaklanacak ve düşüncelerinin sathiliğine işaret edeceğim. Kastım insanı değer gören ve insanların herhangi bir tasnife tabi tutulmasına karşı gelen zihinlerdir. Bu durumda insan, mahza insan olarak karşımıza çıkıyor ve insan değer denkleminde bir değere değil bütün değerleri anlamlı kılan bir mihenge dönüşmektedir. Oysa yazının da başlığından anlaşılacağı üzere insan değer değildir. İnsan değerlidir.

İnsanın önüne ya da arkasına sıfat eklenebilir mi? Bu sıfatlar insanın değerinde bir belirleyici ayraç olabilir mi? Biz insana insan olduğu için mi değer veririz yoksa biz insana “şöyle” ya da “böyle” insan olduğu için mi değer veririz? Mesela bizim için “kâfir” olan bir insanla mümin olan bir “insan” bir midir?

Meselenin bir köşe yazısını aşan boyutları var. Ontolojik olarak insanın ne olduğu yahut insanın varlık olarak ne olduğu tartışması bu satırlara sığmayacak kadar derin. Ancak insanı “halife” olarak tanımlarken mahiyetini tanımlamıyoruz. Aynı şekilde insanı “kul” olarak tanımlarken de mahiyetini tanımlıyor değiliz. “Halifelik” halifesi olunan şeyin merkeze alındığı ve varlığının merkezine “halifesi olunanın” konulduğu bir tanımlamadır. “Kulluk” ise Yaratıcı fikrine sahip inananların kendi cihetlerinden Yaratıcı ile olan ilişkisi anlamına gelir. Bütün bu bağlardan bağımsız olarak, “İnsan nedir?” sorusunu sorduğumuzda bulacağımız cevap çok zorlu bir çalışmanın ürünü olacaktır. Şahsen bu cevabı bulmak için yıllar vermenin gerekliliğine inanan biri olduğumu ifade etmek isterim. Bu yüzden konumuz “insanın ne olduğu” yani mahiyetinin ne olduğu değil insanın değerinin nasıl belirleneceğidir.

Yaklaşık üç yüz yıldır insanlığın zihin ufkunu Batı’daki bilim ve felsefe çalışmaları belirliyor. Bu bir vakıa yani inkâr etmek ne kadar körlük ise bu durumu İslam’ın başarısı olarak göstermek de o kadar sathiliği ifade ediyor kanaatindeyim. Evet, Batı uygarlığı her uygarlık gibi kuruluşu döneminde üstün olan, merkezi konumda olan medeniyetten yani İslam medeniyetinden esinlenmiş yahut o birikimi devir almış olabilir. Bu gayet tabii bir durumdur. Ancak Batı çalışmaları şunu gösterdi ki kaynak ile ulaşılan medeniyet arasında bir yorum yahut bir kavrayış farkı değil aksine varlıksal bir farkı ortaya çıkmıştır. Bir bilim teorisi farkı ortaya çıkmıştır. Bu durumda kalkıp Batı uygarlığı İslam medeniyetinden etkilendi demek gerçekçi olsa da oluşan Batı medeniyetini anlamak için gerekçe olamaz.

Medeniyetler için konuşmamız gereken bir denklem var. Daha doğrusu sormamız gerek bir soru; güç mü medeniyeti doğurur yoksa medeniyet (bilim, felsefe, sanat) mı gücü doğurur? Bu sorunun cevabı farklı açılardan verilebilir. Ancak ön kanaatim medeniyetin gücü doğuracağı noktasında. Yoksa güç medeniyeti doğursa idi yaklaşık yüz yıldır dünya yönetiminde söz sahibi olan ABD hakkında bir medeniyet tanımlaması yapardık. Her şeye rağmen ABD söz konusu olduğunda kurabileceğimiz en iyimser cümle “ABD kültürü” ise demek ki güç bir medeniyeti doğurmuyor. Ama bir Batı medeniyetinden yahut uygarlığından bahsedebiliyoruz. ABD ne kadar güçlü olursa olsun psikolojik ve sosyolojik üstünlüğü hâlâ kıta Avrupa’sından alabilmiş değil.

Bu durumda düşüncelerimizin Batı düşünce akımlarından ne kadar etkilendiğini ve bu etkilenmelerin ne kadar hakikat ne kadar algı olduğunu incelememiz gerekiyor. İnsanın kendisinin değerli olduğu fikri, son bilimsel çalışmalar aksini ispatlama derdine düşse de bir inanç olarak hâlâ taraftar toplayabiliyor. Yani hiçbir insan kendisini bir eşek arısı ili aynı özelliklere sahip bir yapı olarak görmüyor. Yani eşek arısının daha ileri seviyede evrimleşmiş bir sürümü olduğumuza bizi kimse ikna edemez. Bu konuda eşek inadına sahibiz. Dolayısı ile insanın diğer varlıklardan ayrılmasına zemin olan “AKIL” melekesi kapanması mümkün olmayan bir farktır. Çünkü ontolojiktir. Yani siz akıllıca tuzaklar kurup, ilginç saldırı teknikleri geliştirip bal arılarının kovanlarını talan eden eşek arıları görebilirsiniz ancak oturup da ne olacak bu eşek arılarının sonu? Yahut bütün eşek arılarından bağımsız olarak soyut kavram olan “eşek arılığı” tartışmasına girmiş bir eşek arısı göremezsiniz. Dolayısı ile soyut düşünme ontolojiktir. Ayrıca bu kulluğun imkânı hem yolu hem de sonudur. 

İnsanın değer belirleyen olması tartışmadan önce şunu ifade etmemiz gerekiyor ki, çevre, çiçek, böcek ve kelebek gibi hayvanatın ve nebatatın anlamı kendisinde değil insanla ilişkisi üzerinden oluşur. Yani köyde bir köpek kuduz oldu ise kalkıp bu köpeğin mahza canlı olduğunu önceleyip yaşaması için elinden geleni yapıp, kuduz hastalığını köydeki insan hayatını riske etmesine müsaade edemezsiniz. Hadi bu köpeği öldürme kararı aldınız ve öldürdünüz. Gömülmesinin akabinde çevre kirlenmesin diye üzerine “beton dökme” fikrine de karşı gelemezsiniz. Çünkü köpekler iyidir çiçekler de iyidir ancak köpekler ve çiçekler insan hayatının anlam dairesinde iyi oldukları sürece iyidir. Aksi durumda insandan bağımsız bir iyilikler kümesi hayal etmek sathiliktir ve saçmalıktır.

İnsanın değerler hiyerarşisini yok sayıp meseleye her defasında çiçek, böcek ve kelebek açısında bakmak kendi başına doğru olsa da ana resimde en iyi ihtimalle saptırılması anlamına gelir. Evet, çevre önemlidir ancak çevre insanın çevresidir. İnsan olmayan yerde çevrenin konuşulması hiçbir anlam ifade etmez. Ayrıca insanın yaşama hakkı ve İlahi olanla irtibatı önündeki engeller dururken, insanın merkezden kaydırılıp çevrenin merkeze alınması merkeziliktir.

Varlık hiyerarşisini bozmak hoş gelebilir ancak boş bir şeydir. Varlık hiyerarşisinde insan meleklerin altında hayvanatın ve nebatatın üstündedir. Yani hayvanat ve nebatat insan söz konusu olduğunda feda edilmelidir. Yahut insanların yok olduğu bir dünyada insanların öldürüldüğü bir dünyada hayvanat ve nebatat muhabbeti yapmak varlık hiyerarşindeki yerde sapmaya en azından zihnen sapmaya işaret eder. Peki, insanın kendi içerisinde bir değer hiyerarşisi var mıdır? Haftaya bunu işleyelim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İdris Cevahir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?