Reklamı Kapat

Kısır döngü-II

Dünyanın merkezi neresidir?

İnsan merak edebilen, merak etme yeteneğine sahip olduğu, en azından varsayılan bir varlık olduğu için, bu ve benzer türden soruları sorma gizilgücüne (potansiyeline) malik olduğu öngürülebilen bir varlık kabul edilmektedir. Kuşkusuz burada bir genelleme yapıldığı açıktır, çünkü sanıldığının aksine birtakım insanların pek öyle merak etmediği, bu verimli, yerine göre de belli bir tehlikeyi çekici bu yeteneğin farkına bile varmadan hayatını sürdürdüğü söylenmelidir. Ancak tehlikeli gibi görünen soruları, bu merak yetisinin farkına varmış bazı insanlar yine de sormuşlar, üstelik tam ve doğru olmasa da bazı cevaplar vermeye çalışmışlardır.

Dünyanın merkezi neresidir sorusuna Hoca Nasrettin’in cevabı bilinir: “Ayağımı bastığım yer.” Cevabına yöneltilen itirazı, düşündürücü bir önermeyle karşılar: “İnanmıyorsan, ölç!” Gökbilim (astronomi) bakımından, bunun tartışılacak bir yönünün olmadığı bilinmektedir.

Sözü şuraya getirmek istiyorum: Yeryüzünde yaşayan insanları, toplulukları ve toplumları, doğrudan ya da dolaylı yoldan etkileyen, besleyen, yönlendiren inançların, düşüncelerin, kültür ve uygarlıkların uygun, verimli ve bitek mekânı Akdeniz mekânı olduğu, çoğu bilim adamı tarafından ileri sürülmüştür. Doğal olarak “Akdeniz” kavramının tanımı önem arz etmektedir. Fernand Braudel’in “Akdeniz” adlı kapsamlı çalışması bu konuda açıklayıcı sayılabilir.

Akdeniz mekânı, evrensel nitelikte inançların, kültürlerin ve uygarlıkların doğup geliştiği, yükseldiği ve kaçınılmaz olarak çöküp sahneden çekildiği ortam olmuştur. Yaklaşık yedinci yüzyıldan beri Akdeniz mekânı, eski Mısır, Roma ve Pers imparatorlukları ve bunların temsil ettiği uygarlıkların arasında doğan, gelişen, gerileyen, ama özünü koruyan İslam uygarlığı/uygarlıklarının da mekânı olmuş, olmaya devam etmektedir. Ancak İslam uygarlığı/uygarlıkları, öncekilerin birikimlerini, kendi ilkeleri ve değerleri ölçeğinde özümlemek suretiyle farklı bir yol izleyerek, özgün bir dönüşümü gerçekleştirmiştir. Ne var ki, gerçekleştirilen bu dönüşümler, değişen şartlar, durumlar ve imkânlar/imkânsızlıklar çerçevesinde, adeta bir kısır döngü sürecine girmiş ve bir türlü buradan çıkamama gibi bir hali yaşamaktadır. İster istemez bu kısır döngü süreci, Müslüman toplumları, doğal olarak Müslüman bireyleri tereddütlü, umarsız bir psikoza sürükleyebilmektedir. Bu ruhsal durum, kaçınılmaz olarak toplumsal, siyasal, iktisadi, bilimsel ve düşünsel sorunları, mahiyet ve nitelikleri bağlamında doğru, anlamlı, tutarlı bir şekilde tespit edebilmesine, dolayısıyla istenilen ve gereken çözümler ortaya koyabilmesine imkân vermemektedir. Yine bu ruhsal durum, karşı karşıya kaldığı ve bizzat yaşadığı sorunları gözden uzaklaştırma gibi geçici bir rahatlığa,  geçmişe sığınma kolaycılığına ve övüncüne yöneltmektedir. Yani gerçekliklerden kaçışın doğurduğu meraksızlığa, umarsızlığa, vurdumduymazlığa, rehavete sığınmaktadır. Bunun bir kısır döngü cangılı, anaforu olduğunu bilmek, düşünmek ve duymak istememektedir. Oysa yapılması gereken, bunların aksidir. Kısır döngüyü, yeni ve yenilenmiş bilgiyle, düşünceyle, bilim ve teknolojiyle kırmaktan başka bir yol olmadığını derinden kavramak şart, hatta zorunluluktur. Rahmetli Arif Nihat Asya’nın söyleyişiyle, bir takım geçici heveslerin, ayartıcı ve azdırıcı iktidarların “hâlâ oyun ve oynaş”ındadır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 20-65 yaş arasında birisi olarak Maske alabildiniz mi?