Reklamı Kapat

15 Temmuz şehitlerinin öksüzlüğü Adil Öksüz gölgesinde

“Adil Öksüz’ün nerde olduğunu biliyoruz. Ama bizde kalsın.”

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun bir cümlesidir bu. Bir haftadır tartışılan ve uğruna makaleler yazılan bir cümledir bu. Önemsenmesi, çıktığı ağızdan dolayı mıdır, adı söylenenden midir, halin izahından mıdır yoksa bütün bu şıkları ihtiva ettiğinden midir? Sorusunun gereksizliğine inandığımızdan analizine bir de biz dalalım dedik.

“Adil Öksüz’ün nerede olduğunu biliyoruz.”

Efsaneleştirilen İçişleri Bakanı Faruk Sükan’ın, “Komünistlerin nefes alışlarını bile takip ediyoruz” demesine bir öykünme olsun diye üretildiği intibaı veren bu cümle, elbette aynı kategoride düşünülemez. Zira Sükan, yurt içinden bahsederken, sayın Soylu’nun kastı bir başka ülkedir. Zaten biz de o öykünme hikayesine inanmadık.

Fakat, İçişleri Bakanı sayın Soylu’dan bu cümleyi biz, haydi diyelim 15 Temmuz’da çok meşguldü, 16 Temmuz’da, yada 17 Temmuz’da duymak isterdik. Hatta Adapazarı’nın çalı dipleri aranırken, Ümraniye’de bir evde saklandığı günlerde.. (Milli Gazete- 02.11.2019 – Adı Öksüz’müş, ya arkalı olsaydı – Necati Tuncer)

“Adil Öksüz’ün nerede olduğunu biliyoruz.”

İçişleri Bakanı sayın Süleyman Soylu’nun bu bilmesi, oraya nasıl ulaştığını da içermekte midir? Bunu da biz bilmeyiz.

Adil Öksüz de mesela savcılar Zekeriya Öz ve Celal Kara gibi ve Sarp sınır kapımız gibi korumalı bir yerimizden valizi elinde mi kaçmıştır?

Devletin aradığı ve suçlananların kaçak olduğu çok olay yaşanmıştır ülkemizde. Canlı yakalanan ilk gangsterimiz Necdet Elmas’tan, Karagümrük’te öldürülen İrfan Vural’a, 12 Mart ve 12 Eylül’den kaçanlara kadar, çok örnek hatırlanabilir, her biri ayrı bir sosyolojik ve kişisel boyutta olan ve akıbetleri kayıtlara geçen.

Mete Akyol’un Milliyet’te yazdığı bir anısını hatırlamamızın vaktidir şimdi. Hafızamızda kalanları onun kaleminden aktarmaya çalışalım.

“İstanbul Emniyeti’nin üst düzey bir amiri bir akşam/gece dediki: haydi gel Ankara’ya gidelim.

Onun arabasıyla çıktık yola. Eskişehir’e vardığımızda gün ağarmaya başlamıştı. Amir bey emniyet müdürlüğüne gitti, ben bir çorbacıya..

Dışarı çıkıp sağa sola bakarken, bir köşeden hişt sesi geldi. Baktım, Deniz Gezmiş’ti. Aceleyle vardım yanına. Aranıyordu, telaşlıydı. Konuştuk ve ben ayrıldım yanından.”

12 Mart’ın sıkıyönetim günlerinde, aranan Deniz Gezmiş’le, bir Eskişehir sabahında tesadüfen karşılaşan Mete Akyol, yaşadıklarını paylaşmamasının acısını yıllardır içinde taşıdığını 90’ların bir Milliyet ilavesinde böyle anlatırken diyorduki: “O gün Deniz Gezmiş’i ihbar etseydim, bugün yaşıyor olabilir miydi?”

Mete Akyol’un içini yiyen bu ihtimalin gerçekleşeceğine inanmak ya da istemek birbirinden çok farklıdır.

Radyoların her ajans saatinde adları sayılanlardan biri, Eskişehir emniyetinin yakınlarında dolaşırken, Mete Akyol’un istediği ihtimal gerçekleşse idi, kimin garantisi olurdu, Ankara’ya sevkedilirken yine kaçak olmayacağına, yapılmayacağına dair.

Mete Akyol gazeteciydi, önemli gazetecilerimizdendi. O çaresizliğini onca yıl yaşarken, şu küçük araştırmayı yapsaydı, acaba nasıl bir durumla karşılaşırdı: Eskişehir’de, Deniz Gezmiş’le karşılaştıkları günün tarihinde, emniyetteki bilgiler nerelerde bulunabileceğini gösteriyordu? Mesela radyo bültenlerinde o gün veya bir gün önce Malatya civarında görüldüklerinin bilgisi ilgili makamlara ulaşmıştır gibi bir cümle yayınlanmış mıdır?

Geçmişte yaşanan devletin aradıkları yahut devletin elinden kaçırdıkları olaylarının cevabı aranacak çok sorusunun olması normaldir. Normal olmayan demeyelim ama, eksik kalanlar insanın merak duygularını rahat bırakmıyor. Sarp sınır kapımızdan kaçan, 15 Temmuz ihanetinin o iki savcısının oraya nasıl vardıklarını bilmediğimiz gibi..

“Adil Öksüz’ün nerede olduğunu biliyoruz” bilgisini ülkesinin insanlarıyla paylaşan sayın İçişleri Bakanı’nın, sevindirme niyetine biz de şahidiz. Çok kişi gibi biz de evet devletimiz bilmeli dedik, kaçması için mesaj gönderiyor diyenlerin basitliğinin biraz ötesinde durduk. Adam zaten kaçmış. Oradan bir de bizim ülkemize mi kaçacak?

“Ama bizde kalsın”

İçişleri Bakanı sayın Süleyman Soylu böyle de diyor. İtiraz edilsin diye demiyor. Bir bildiği var ki diyor. Belki de sevinelim diye söylüyor. Bunları da bilmek lazım.

Mesela bir gazeteciye verdiği o sevindirici cevap da böyle. Ne demişti?

“Antalya’daki turist sayısı 15 milyonu aştı, bundan daha güzel haber var mı?”

Şimdi kalkıp, partinizin seçim vaadlerinden biri miydi bu güzel haber? Asgari ücret yahut enflasyonumuz kaç haneli olsun tartışmalarımıza etkisi de güzel olacak mı, diye muhalefetlik yapmanın sırası değil. Biz de yapmayız yani.

Fakat İçişleri Bakanı sayın Süleyman Soylu’nun bu cümlelelirini aldığımız o günkü demecinin tümünde, anlamadığımızdan dolayı katılmakta zorlanacağımız bölümlerin olduğunu da mecburen belirteceğiz bu yazımızda.

“Şunun bilinmesini isterimki bu adımlar ve gelişmeler 15 Temmuz’un bizde oluşturduğu travmanın sonucu falan değildir. Bilakis 15 Temmuz, 2002’de başlayan bu planlı kalkınma ve değişim dönemine, vesayet yapısının verdiği son tepkidir. 15 Temmuz sonrasında yaşanan gelişmeler de o eski ve köhne anlayışın tüm izlerinin temizlenmesi hareketidir.”

Eski politikacılar veya onlardan bir İçişleri Bakanı böyle düzgün ve uzun cümleli bir demece durduğunda, hazırlanıp eline verilen bir kağıttan okurdu. İçişleri Bakanı sayın Süleyman Soylu öyle yapmamışsa, ezberi de çok kuvvetli olmalı. Bu dahi, ayrıca takdire şayan bir farkıdır. Lakin bizim itirazımız bu güzel kurulmuş cümlelerin muhtevasınadır, manasınadır, ne anlattığınadır. Anlamak zor mesele demiştik. Zor günler bekliyor ülkemizi, bazılarımızın bilgisi artarken üstelik.

15 Temmuz’un yeni bir tesbitini buyurmuş gazetecilere İçişleri Bakanı sayın Süleyman Soylu. Diyorki: “15 Temmuz, vesayet yapısının verdiği son tepkidir.“

Eski Başbakanlardan sayın Binali Yıldırım’ın “Ben kalkışma dedim ihtilal bitti” iddiasını ve o gece şehid olan 251 insanımızdan hiç söz etmediği demecini hatırlatan bu cümlesi İçişleri Bakanı sayın Süleyman Soylu’nun, 15 Temmuz 2002’deki başlayan şeylere tepki ise, milletimizin meydanlarda, yollarda, köprülerde, belediye önlerinde şehit olmasının adı ne olacaktır, sorusunu düşürmez mi akıllara?

Hem sonra 2002’de planlı kalkınma ve değişim dönemi başlatanlar, ki onların neler olduğu ayrı bir yazı ve tartışma konusudur, İçişleri Bakanı sayın Süleyman Soylu’nun bir tv kanalında “Türkiye’deki yargıyı, emniyeti, istihbaratı, TSK’yı, radyoyu, medyayı, televizyonu, üniversiteleri hatta örgütlü tüm teşkilatları..” etkisine aldığını nasıl oldu da hiç farketmediler, bilemediler, göremediler? Beraber yürümeye katılmadıkları mı anlaşılmış bugün?

15 Temmuz, vesayet yapısı denilen FETÖ hainliğinin bir tepkisi ise ve sonrası da tüm işlerin temizlenme harekatıysa, 251 şehidimizin eyleminin adı ne olacaktır? İçişleri Bakanı sayın Süleyman Soylu, Binali Yıldırım’a özendiğinden mi şehidlerimizi anmıyor? Yoksa bunlar, 15 Temmuz’un yeni tanımına alıştırma ve kabul ettirme demeçleri midir?

Bilemedik ve bizde kalmasın dedik.

Paralellikleri nüfus artışıyla ilişkilendirilemez

Sosyal medyada Demirel resimli ve Demirel cümleli bir tablo dolaştırılıyor. Gidip gelmelerine rağmen hiç ayakta kalmamış Demirel, taht gibi bir koltukta otururken, etrafı bazı politikacıların baş resimleriyle süslenmiş. Partisine yaptığı bir transferin gereksizliğini ve partililerce hazmedilemediğini, cesaretli bir gazeteci soru şeklinde duyurmuştu, bir basın toplantısının cevap şıkkına geçildiğinde.

İşte o soru, olabildiğince basitleştirilerek yöneltilmiş şimdi o Demirel’e. “Size sövüp duran o adamı neden partinize aldınız?”

Sövüp duran denmesinden kasıt, sövücülüğünün sürekliliğinden ziyade, bir siyasi konuşmasında, ağıza alınamayacak tanımındaki kelimeleri kullanarak Demirel ve partisi hakkında suçlamalarda bulunmasıdır o kişinin.

Baş resmi paylaşılanların geçmişlerinde söyledikleri hatırlatması yapılırken, vurgulanmak istenen incelik ise gözlerden kaçmamalıdır.

Demirel gününde de vardılar fakat azdılar. Günümüzde ise sayısızlar.. Beş politikacı başının dizilmesiyle çağrıştırılan bu artıştır. Olayı çözdüğü, sosyoljik boyutunu izah ettiği inancıyla dolaşıma sokulan Demirel cevabı ise, yaraya tuz basmayı değil, yarayı kabul ederek ve birazda sevimlileştirerek birlikte yaşamayı teklif etmektedir. “Orda iken bize bağırıyordu, şimdi bizim kapıya bağladık, karşı tarafa sövüyor.”

Kendilerini bağırılan diye tarifi Demirel’in, sövülmeyi hala sindirmediğini gösterse de, üzerinde durulması gereken mesele oradaki şahsilik değildir.

O kapıda bağlı iken bize,

Bizim kapıda bağlı iken oraya..

Yürüttüğünüz siyasette böyle pozisyonlara ihtiyaç mı vardı? Karşı kapıda, sizin deyiminizle bağlı iken, bir hata, bir kusur, bir suç işlenmişse, aynı durumu siz hangi eksikliğinizi tamamlamak için partinizde yaşatıyorsunuz?

Bir partiye kayıtlı bir politikacı, kapıya bağlanan olarak görülürse ve bu onun özel halini anlatsa bile, diğerlerinin durumunu da tartışmaya açmaz mı? İçinde oldukları partinin kapısına veya  sırasına veya programına bağlı değillerse, nereye bağlıdırlar?

Sizinle mücadeleyi sövmekle bir tutan politika insanlarını hep kapınızda toplarsanız, başkalarına da tarafınızdan yapılan bir yol gösterme sayıldığında, tedbiriniz ne olacaktır? Sadece kapıya değil, makamlara da bağlamak zorunda kaldığınızda mesela...

O kapıdan alıp, kendi kapınıza bağlamak ödül değil de bir ceza ise, sizin partinizin kapısı, üstüne güneş doğmayan mapushane kapılarını mı andırmaktadır.

Bu soruların o günlerde Demirel’e sorulmamış olması, yahut gazetelerde köşe tutanlarca irdelenmemiş, yazılmamış olması korkulu rüya görmektense gözü açıklığından değil, taşıtılan sağcı-solcu etiketlerinin müsaade vermemesindendir.

O gün Demirel’e sorulmadığından ve doğru hesaba oturtulmadığından, Demirel hem haklı, hem büyük politikacı havalarına sokulurken, bugün yaşananlar, yani baş resimleriyle örneklendirilenlere şöyle ya da böyle bir politik meşrutiyet kazandırmaktadır.

Kalkmak istiyorsak, düştüğümüz yeri iyi bilmeliyiz.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?