Reklamı Kapat

Dil ve Kötülük

Buhurîzâde Mustafa Itrî’nin, “Dil-î pür ıztırabım mevce-i seylâbdır sensiz” diye Hisar Makamı, Aksak Semaî usulünde söylediği, “Istırap dolu gönlüm sensiz bir sel dalgası halindedir” şeklinde tercüme edilince Itrî mısraında geçen Farsça ‘dil’ kelimesinin Türkçede  ‘gönül’ kelimesiyle karşılandığını görür; bunun da ancak gönülden geçenleri dışa vurma, belli etme, aşikâr kılma, söyleme aracı olarak kullanılan dilin anlamını en geniş haliyle karşılayan ifadelerden biri olabileceğini fark ederiz. Şüphesiz fikrin, iletişim nedeni olabilecek meselelerin, düşünce ve tahayyülün en yalın halde aktarımını sağlayan iş bu dildir.

Belli insan topluluklarına özgü sesli göstergeler dizgesi yahut insanlar arasında anlaşmayı sağlayan, kendisine özgü yasaları olan ve ancak bu yasalar çerçevesinde gelişen, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış seslerden örülmüş bir anlaşma sistemi olarak tanımlanan dilin, Itrî’nin gönlü ifade etmek maksadıyla kullandığı dille alakası içten, samimiyetle, gönülden, candan konuşup anlaşmak yahut basit, sığ, dıştan, yüzeysel konuşup anlaşamamak kadardır. Bu durum sadece kullanıma özgü keyfiyetle de sınırlanmaz. Çünkü dilin, millet olarak varoluşun anlam kazanmasına ya da olmayan anlamın dikte edilişine kapı aralayabildiği de görülmüştür. Nitekim Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları ismiyle anılan kitabında ‘millet’ sözcüğünü tanımlarken, “Dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir topluluktur. Türk köylüsü onu ‘dili dilime uyan, dini dinime uyan’ diyerek tarif eder” (Türkçülüğün Esasları, S. 22, Kadro Y, İstanbul 1977) ifadelerini kullanmış, dolayısıyla ırkçılık yahut daha yumuşatılmış bir ifade olarak görülen ancak ırkçılığın tüm anlamlarını karşılayan milliyetçilik dürtüsünü dil ve dine indirgemiştir. Esasen Gökalp’ın Türkçülük için dilin yanına koyarak temel aldığı unsur din de değil kültürdür. Güya Osmanlı’dan ve medeniyete dair gelişmişlikten uzak halk kültürü… Milliyetçilik iştiyakıyla millet kavramını dil, kültür, ahlak ve estetiğe indirgeyen anlayış, kayıtsız şartsız her toplumda bulunan bu unsurların yine her toplum için geçerliliğini, işlerliğini sağlar. Toplulukların kendine özgü dili, dini, kültürü, ahlakı vs. söz konusudur ve bunlara sahip olan topluluk etnosantrik düşünüp milliyetçilik duygularını geliştirmek zorunda değildir.

İspanya’nın Barselona’sında bir üniversite kürsüsünde profesör dilerse dersi Katalanca diliyle anlatabilir.

Zira Katalanca İspanya’nın resmi dillerinden biridir ve öğrenciler dersi anlamak için Katalancaya da İspanyolca kadar aşina olmak zorundadır. İran’ın Azerbaycan eyaletinde orta dereceli okullarda ve lisans düzeyinde Türkçe eğitim verildiği gibi Tahran, Tebriz gibi şehirlerdeki üniversitelerde dahi seçmeli olarak Türkçe dersi okutulur. Keza Türkiye’de Dicle Üniversitesi’nde Kürtçe dersi zar zor da olsa 2012 yılında Doğu Dilleri ve Edebiyatı Bölümü ders içeriğine eklemlenebilmiştir.

Bir farklı açıdan bakıldığında dil, devletlerin resmi yoldan egemenlik kurabildiği, gayrı resmi yollarla tahakkümünü ve baskısını hissettirdiği unsurlardan biri olagelmiştir. İnsanın insanla anlaşabilmesi için dile zannedildiği kadar ihtiyaç olmadığı, pekâlâ bir tebessümle bile gönül birlikteliğinin şekillenebildiği örneğin Mekke gibi bir şehirde doğrudan müşahede edilebilir. Hatta bu bağlamda anlaşmak, kaynaşmak açısından dilin sınırladığı bile söylenebilir; zira anlaşabilmek derdinde olan insan, ortak dil arayışına bulaşmaz. Dilini hiç anlamadığımız bir insana da yol tarif etmişliğimiz, derdini anlamışlığımız ve anlatacaklarımızı anlatmışlığımız vardır.

Gel gör ki 2019’un güzide toplumunda bir insan umuma açık alanlarda Kürtçe konuştuğu için fena halde dayak yiyebilir, hastanelik olabilir ve hatta canından edilebilir. Bizim biricik toplumumuzda bu türden ırkçı, faşist yaklaşımlar yadırganan bir şey değildir. Türkçe konuşan biriyle muhatap olduğunda hiçbir sorunla karşılaşmayan Kürt milletinin insanı, kendisiyle Kürtçe konuşmak isteyen biriyle muhatap olduğunda susmak zorundadır! Çünkü bir milletin insanının anadilinde konuşması, bir başka milletin insanına göre suçtur, hatadır, günahtır. Konunun dinsel ve düşünsel bütünlüğünü vurgulamak için her dilin konuşulabildiği bir yer olarak Mekke’den, insanlığın kabesinden bir fıkra anlatılagelmiştir: Bir Türk insanı tavaf esnasında üçüncü şavtı dönerken Hicr-i İsmail duvarına yaslanmış Kürtçe muhabbet eden iki Kürt’le karşılaşır. Çok insancıl duyguları harekete geçer, hemen uyarır; “La gardaş” der, “Burası Allah’ın evi, bari burda yapmayın!”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?