Reklamı Kapat

Göl mü dipsiz, talancılar mı ipsiz?

“Soruşturma başlatılmıştır!”

“İhmali görülenler görevden alınmıştır!”

Yaşadığımız bu son yılda, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi görevlilerinin veya vakıf, dernek, oda gibi kurumların yetkililerinin ağızlarından en çok çıkan iki cümledir yukarıya yazdıklarımız.

Saklanmasına veya saklamaya çalışılmasına rağmen, Kapalıçarşı’mızın hat yazılı mermer levhalarının parçalatılması yüklendirilecek bir taşeron kelimesine sığmadığında, tarihe ve coğrafyaya hassasiyeti olan insanlarımız haberdar olmuş ve bu cümleleri duymuşlardı resmi açıklamalarda en son.

Çok geçmedi bir talan haberi de Gümüşhane’den geldi. “Dipsiz Göl” diye bilinen yüksekteki ve uzaktaki bir yayla gölünün kurutulması, yok edilmesi, hayatiyetinin bitirilmesi haberiydi bu.

Son yıllarda sık yaşadığımız diğer yoketme ve imha vak’aları gibi “Dipsiz Göl”ün kurutulması da birkaç gün yazıldı gazetelerde, haber sitelerinde. En son yazılanlar ise, bir bakanlığın ilgisini, büyük icraat reklamına dönüştürmelerdi.

İstanbul’da 1929 yılında Tatavla’da yangın çıkar ve yarım gün içinde bugün Kurtuluş diye bilinen semt kül olur. Haberi okuduğum bir gazete, belki de resmiyetin ilgisizliğini ve bilgisizliğini mizahlaştırarak özetle diyorduki: üç gün sonra vilayete gittik ve vali beye sorduk; Tatavla yangını için ne düşünüyorsunuz? Vali bey şaşkınlığını, Nee! Tatavla’da yangın mı çıktı, diye belli ederken..

Sekiz, on gün sonra olay yerinde incelemelerde bulunması bir bakan yardımcısının, ne Tatavla örneğine bağlanabilir, ne de tepkiler belli olsun, ona göre yaparız açıklamalarımızı uyanıklığına, deriz bugün. Hem de korkmadan.

Soyadı “Dipsiz Göl”ün sulu halini çağrıştıran Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı’nın konuya ilgisini, incelemelerde bulundu diye haberleştirmiş Milli Gazete’nin sitesi de.. Tek kaynaktan yayılan tek bilgi sonucunun gereği olarak. Analizimizin kaynağı bu haberdir yani.

“Aslında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile çok ilgisi olmayan bir yer ama..” diyerek işe ve demecine başlayan Bakan Yardımcısı sayın Birpınar’ın, neyi anlatmak istediğini bulmalıyız önce.

Bakanlığı’nın adında “Çevre” olmasına rağmen, lütfen ilgileniyoruz mu demek istiyor, yoksa “Dipsiz Göl”ün önemsizliğini mi öne çıkarıyor?

“Tabiki bir çevre felaketi olarak görülüyor sonuç itirabariyle..”

İlk cümlesini bu ifade ile tamamlayan Bakan yardımcısı sayın Birpınar, vak’anın, çevre felaketi olarak görülüyor olmasıyla ilgilendirilemeyeceklerini iddia ediyorsa, korunmamış, korunamamış bir “Dipsiz Göl” dolayısıyla, hükumeti mi, Kültür Bakanlığı’nı mı, Valiliği mi, yoksa talancıları mı gözlerden ırak tutmuş oluyor?

“Çok” kelimesini çok seven Bakan yardımcısı Sayın Birpınar’ın bir cümlesi de şu: “Gümüşhane’nin bu çok önemli yaylasında..”

Gümüşhane’nin yaylası “Çevre Bakanlığı” için mi önemlidir, defineci yok ediciler için mi? Sorusunun cevabı ilk şıktır diyorsa Bakan yardımcısı sayın Birpınar, önemli yaylanın “Dipsiz Göl”ü neden ilgisi olmayan bir yer oluyor Bakanlıklarının? Sorusuna da cevap vermelidir.

“Kültür ve Turizm Bakanlığı”nın oradan izinler alınıyor ve bir hazine olduğu iddia edilerek burada bir arama yapılıyor, ama içerisinden de bir şey çıkmadığı söyleniyor.”

Son cümleciğinden başlarsak, Bakan Yardımcısı sayın Birpınar da neticeye inanmamıştır, kanaatine varırız.

“Bir şey çıkmadığı söyleniyor.”

Kim söylüyor, niçin söylüyor, nerde söylüyor, neye dayanarak söylüyor? Resmi sıfatlı insanlar ve kurumlar söylentilere göre mi iş yaparlar, karar verirler?

Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerinin ruhsat ve izin verdikleri ve haklarında bilgi olmayan o iki kişi, ilk defa mı define araması yapıyorlardı? Yoksa, bu defa bulamamış olsalar da, önceden çok bulduklarına inanıldığından mı sağlandı, valiliğin “özensiz” dediği o kolaylıklar?

“Arkeolog ve uzman tarafından yapılan tesbit akabinde ruhsat verilmiş” de diyen Bak. Yard. Sayın Birpınar, bulunmadığına inanmama halini bu bilgilere mi dayandırmıştır? Veya 9 kasım tarihli haberlere göre Gümüşhane müze müdürü ve jandarma yetkililerinin de çalışmalara eşlik etmesine yorduğundan mı?

Ruhsat ve izin sahibi o iki kişi hangi tarih bilgisine ve belgesine sahiptilerki, valiliğin deyimiyle yazılan rapor “özensiz” olmasına rağmen, uzman müdürlü ve jandarma korumalı bir yoketme araması gerçekleştirilmiştir. Görevden alındıkları ve fakat kaç kişi ve kim oldukları bilinmeyenler ise konumuzun içinde değil.

Bak. Yard. Sayın Birpınar’ın son cümleleri ise bu ülkeyi seven insanların yüreklerini yakmakta.

“Dipsiz Göl”ün eski haline dönmesini istediklerini, üniversitelerdeki hocaların, biyologların, jeologların, hidrojeologların, hidrobiyologlar ve hidrolojistlerin varlığını ezberinden söyledikten sonra bu bölgenin gölleriyle uğraşanları topladıkları ve rapor hazırlamalarını istedikleri beyanını okuyan herkesin aklına şu sorular gelir: Onlar mademki vardılar, neden elimizden gitti “Dipsiz Göl”? Neden hiçbiri haberdar olmadılar? Her şey olsun bitsin, biz, istenen raporu yazarız, gibi bir düşünceleri olamaz’a inancımız tam iken?

O kadar fabrikayı sattık, kapattık da bir “Dipsiz Göl” hesabına durmak için yazmadık biz bu satırları.

Biz de biliriz, direkleri altından, yelkenleri atlastan, halatları ibrişimden, kürekleri gümüşten yapan bir ecdadın devamı olduğumuzu. Lakin içimizdeki yangın demiştik, işte onu da yazacağız şimdi. Bak. Yard. Sayın Birpınar’da da olduğuna inandığımız, hiç belli etmese de..

İkibin küsur metre yükseklikte, birkaç on yıldır veya on iki bin yıldır orada olan “Dipsiz Göl”ün suyundan faydalanan, hayat bulan, nesillerini sürdüren binlerce hayvan ve yaratılmış canlılar, kendilerinin cezalandırıldığını düşünerek ve zorda kalmış hallerini öne çıkararak, soruşturma açılmasını isterlerse.. İstemişlerdir de.. “Dipsiz Göl” lüzumsuz göl idi haberlerini uyduranları da dahil ederek…

Suskun Diyanet’imizin bir tedbiri var da bu intizara, biz mi bilmiyoruz?

“BAŞ”I GİTTİ, BÖLÜĞÜ KALDI

Birkaç hafta önce, iktidara yakın gazetecilerden bir başörtülü bayanın, kendini okunur kılacak ve şöhret basamaklarını kolay tırmandıracak sanıp yazdığı bir “saçmalık” gözüme çarpmıştı.

Menderes ve İnönü’yü eşlerine sadakatleri üzerine duyduklarıyla puanlayarak, İnönücüler arasında yer arayan kızcağızın yazısı, bir düğmeye basılmanın neticesiydi. İstenen, bir taraf itiraz yazılarını döşerken köşelere, idamcılar da hafiflesinler biraz..

Önemsenmemesine, düğmeye basmalar farkedilir oldu deyip sevinecekken, hakkında “posta kuşu” sıfatını bir ara çok kullandığımız gazeteci Fehmi Koru giriverdi devreye.

Ne alaka amma, dedirten bir örnekle sahnedeydi; CHP’lilerin hata diye tescillendirdikleri bir DP hükumeti icraatını Menderes’le kişileştirererk..

Sarp sınır kapımızdan bir elini sallayarak ve bir elini de özenle hazırlanmış görüntülü valizini çekerek kaçıp giden savcılardan Celal Kara’nın, Cumhuriyet’e verdiği demecinde, “Menderes gibi olmayı hak ediyorlar!” veznindeki cümlesini okuduğumda, “Etkilenmiş”lerimizdeki antimenderescilik tavrının kaynak yerini buldum demiştim kendime. Kanaatim git gide sağlam zeminlere oturuyordu.

Alsın sözü Fehmi Koru:

“DP’nin 10 yıllık iktidarının yanlışlıklarından söz etmek gerektiğinde, siyasi tarihçiler, ön sıraya Kırşehir’i il olmaktan çıkarıp ilçe yapmasını koyarlar ve muhafazakar kesim de bu tespite itiraz etmez.

Kırşehir’in günahı, Meclis içinde ve düzenlediği mitinglerle DP iktidarını sarsmayı başarabilen Osman Bölükbaşı’yı, hemşehri kontenjanından her seçimde milletvekili seçmesiydi. DP’liler hitabeti güçlü Bölükbaşı’ya duydukları öfkeyle Kırşehir’i il olmaktan çıkartan bir yasa hazırlayıp Meclis’ten geçmesini sağlamışlardı.

Bir kişiye duydukları öfke adaletsizliğe sürüklemişti Adnan Menderes’i…

Sonuç alabildi mi bari? Hayır. Bölükbaşı bir sonraki seçimde yine Meclis’e girmeyi başardı.”

AKP iktidarının bir özel üniversiteye yönelik icraatını eleştirmek için bu DP hatasını bulmuş Devlet eliyle Pensilvanya gördürülmüşlerimizden ünlü gazeteci Koru.

1954’te en yüksek oy oranına ulaşan ve rekoru hala kırılamayan DP’yi, Bölükbaşı’nı seçtiler diye ve üstelik seçimden sonra yapmalarına rağmen bugün dahi suçlamak, o “Etkilenmiş”lik neticesinin bir yansımasıdır.

1954 seçiminden sonra ilçe yapılan Kırşehir 1957 seçiminden 4 ay önce de tekrar il yapılmıştır.

Niğde’ye bağlı Nevşehir’i il statüsüne almak ve bu yeni ile Kırşehir’i dahil etmek, neden bugün bir turizm şehrine dönüşen Nevşehir’i büyütmek, geliştirmek, canlandırmak amaçlı idari tasarruf olarak düşünülmüyor da, Kırşehir’i cezalandırmak olarak yazılıyor tarihlere?

Kırşehir-Nevşehir kader ortaklığının sebepleri ve sonuçları bir sosyolojik araştırma gerektirirken, okuma özürlü müseccel sağcı tembellerin her Bölükbaşı övücülükleri depreştiğinde, bu olaya sarılmaları ve Menderes’in idamına gerekçe gibi sunmaları vicdan sahibi insanlarımızı yaraladığından, bir kez daha yazıyoruz bu konuyu.

CHP tetikçiliğinin ötesinde konuşulacak, yazılacak özelliği bulunmayan ve fakat “Etkilenmiş”lerce sürekli malzeme yapılan Bölükbaşı’nı 22 Nisan 2016’da “Bölükbaşı mugallitleri ve ahlak” başlığı altında bir daha yazmıştık. Bulup, okumak zor değil. Tekrar etmeyeceğiz.

Bir CHP basınının ürettiği, bir de halkın onu kendisi yapmak için son çare diye düşünüp ünlendirdiği iki fıkrayla meşhurdur Bölükbaşı.

Bir Meclis konuşması yaparken iktidar sıralarından, “Bölükbaşı erkek ol, erkek” diye bağırılmıştır; tahammülleri çok zorlanmış olmalı.

Sonrasını, İsmet Paşa kalemşoru ünlü dergiciye bırakalım: “Bölükbaşı hiç düşünmeden sözünü kesti ve çoğunluğun içindeki hasmına, dudaklarında hicvin zehirli gülüşüyle, -Ayol dedi. Erkekliğimin kırkta bir zekatını versem, sen bile erkek olursun!”

1957 Kasım’ında, bir CHP kalemşoru, kendine özel dergisinin başyazısında olayı böyle aktardıktan sonra yazısının devamında diyorki: “Bunun dışında bir Bölükbaşı aramayınız. Konuşmalarında ne sosyal davalarımızı, ne ekonomik meselelerimizi aydınlatacak tek kıvılcım yoktur.”

Bölükbaşı bu iken,

Mendereslerin idamından sonra dahi üstüne tescillenen CHP tetikçiliğini inatla sürdürdüğünü gören Anadolu insanı, bir fıkra ile onu uyarmış, uyandırmak istemiştir. Ama ne gam..

Meclis merdivenlerinden inen Bölükbaşı’na yetişen İsmet paşa, boy meselesini dengelemek için iki basamak üstte iken, en samimi pozuyla elini omzuna atar.

Görenler şaşkın. Kimi de kutlamakta. İsmet paşa’nın elini omuzuna attığı politikacı olmanın manasını bildiklerinden.. Bölükbaşı, talih kuşu kondu başına, bakışları gözlerde..

“Sandığınız gibi değildir durum”, der Bölükbaşı. “İsmet Paşa boynuma ip ölçüyor!”

Halkın ürettiği, İsmet Paşa’nın net ve doğru anlatıldığı yegane fıkra budur. Lakin Anadolu insanının ol demesine kapasitesi yetmeyecekti Bölükbaşı’nın. Menderes muhalifi öteki politikacılara benzeyerek gitti.

Ekim 1957 seçimlerine vilayet olarak katılan Kırşehir’in tekrar seçtiği Bölükbaşı’nı, Kasım 1957’de hapisanede görürüz. Sebebini, o CHP kalemşoru yazıyor:

“Bir gün, parlamento kürsüsünden, Mebuslara, vekillere, Meclis’e ağız dolusu küfrettiği, ağız dolusu hakaret ettiği için!”

Meclis, dokunulmazlığına dokununca, savcı yakasına yapışmıştır.

Bölükbaşı bu adamdır. Fakat suçlanan yine Menderes’tir. Sanki Meclis’te ondan başkası yokmuş gibi, sanki Meclis’teki CHP’liler Bölükbaşı’nın küfürlerinden muaf tutulmuşlar, nasiplenmemişler gibi, Menderes’ten isteniyor yapılması gerekenler.

Bir basın toplantısı düzenleseydi, o küfürlü kelimeleri aynen aktarsaydı, gazetelere haber yaptırsaydı, radyolarda okutsaydı ve kabul ediyor musunuz diye sorsaydı..

Basın gücü olmayan Menderes iktidarında, Bölükbaşı korunmuş, ne olduğu idamların ertesine kadar saklanmıştır.

“Meclis içinde ve düzenlediği mitinglerle DP iktidarını sarsmayı başarabilen Osman Bölükbaşı” “Hitabeti güçlü Bölükbaşı” anlatımlarıyla hayranlığını açığa çıkarırken, “Etkilenmiş”liklerinden kalan duygularla antimenderescilik yapan Fehmi Koru’ya bir küçük izahla noktalayalım yazımızı.

“Ayol. Erkekliğimin kırkta bir zekatını versem, sen bile erkek olursun!”

Ayol diyen Bölükbaşı, neyin zekatının olup olmayacağını bilmiyor muydu yahut içinde islamın bir şartının geçtiği cümlelerden hiç hazzetmeyen CHP’lilere rağmen niçin “zekat” dedi. Tatbikatı mı vardı o muhalefet tarafında? Bilmeyiz elbette. Lakin bir cevap verildiğine inanırız, kayıtlara alınmamış olsa da..

“Emin misin? Var mı da vereceksin” gibi cümlelerle..

SAĞ İKTİDARA SOL TANIM

Engin Ardıç sabah gazetesindeki 18.10.2019 tarihli yazısında diyor: kavga sınıfsaldır.

“Bu iktidar elbett ‘kendi burjuvasını’da yaratmıştır, sosyalist bir hareket değildiki...

Ama bu burjuva artık bürokrata uşaklık eden değil,  bürokratı yerli yerine oturtan bir burjuvadır.”

Biz, bu yazar beyefendi kadar bilmeyiz. Burjuvayıda bilmeyiz, nasıl burjuva yaratılacağını da... T.Özal’ın “orta direk” diye tutturduklarının direk yediğini ülkemizi, bilemediğimiz gibi..

Sadece anlamaya çalışıyoruz. Galiba bu da suç değil. “Kendi Burjuvasını” yaratmıştır derken, bu iktidarın seçim meydanlarında böyle bir söz verdiğini ve o sözü tuttuğunu mu söyledi?

Engin Ardıç beyin kafası karışık gibi. Burjuva dediklerinin belirgin bir özelliği yok mudur? Bürokrata uşaklık ederse de burjuva, bürokratı oturtursa da burjuva olunuyorsa, burda belirleyici olan bürokratlar değil mi?

Sayın Cumhurbaşkanı’mızın dediği gibi, bir şehre ihanet söz konusu olmuşsa, onu yaratılan burjuvalar mı yapmıştır, yoksa yerli yerine oturtulan bürokratlar mı?

Zahmet edip buraları da yazıverse..

BİZE SERDENGEÇTİ DERLER

10 Kasım büyük mücadele adamı Osman Yüksel Serdengeçti’nin de ölüm yıl dönümü idi. Serdengeçti’de yayımladığı bir fıkrasını bugün bir daha okuyarak rahmet dileyelim.

(Serdengeçti’nin 8. Sayısında “kadın ve cemiyet” başlıklı bir yazımız vardı. “Ulus meydanı” nutukcularının, “Kadını kafes arkasından biz kurtardık, onu hürriyetine biz kavuşturduk” gibi bitmez tükenmez nakaratlarına karşı biz o yazımızda şöyle demiştik: “Onlar kadını kafes arkasından, sokakta kafeslemek için kurtardılar. Eskiden evine, aile yuvasına bağlı bulunan Türk hanımı, şimdi asri bayan adıyla sokağa düşmüş, piyasanın en ucuz metalarından biri haline gelmiştir.”

Bir okuyucumuz bilhassa kafesten kurtarma, kafese koyma cümlesine takılmış çok hoşuna gitmiş. “Bu cümleye cümlemiz yedi gün, yedi gece güldük” diyor. Bize kalırsa yedi gün yedi gece ağlamak lazım. Kadın meselesi, onun hürriyeti meselesi, aile meselesi, evlenme meselesi... Bugün üzerinde durulması gereken meselelerdendir.”)

60 yıl önce yayımlanmış bu Serdengeçti fıkrasını, günümüzle kıyaslayın ve beraber yürürken ne kadar yol katettiğimizi anlayın.

BEKLENENE BAKIN

Parti kurma çalışmaları yapan Ahmet Davutoğlu cephesinden ara ara haberler dökülmekte site sayfalarına.

AKP’den 10-15 milletvekili gelecek diye umutlanıyorlarmış.

Bir ikaz eden olsa ve deseki: Beklediğiniz o milletvekillerinin şimdi bulundukları partiye ne hayırları olmuşki, siz ne faydaları olacak? Onlar oradadır diye kurmuyor musunuz siz partinizi hem..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?