Reklamı Kapat

Davanın Ömer’i ya da Ömer’in cemaati olmak

İslam, bizlere bütün Müslümanları tek bir ümmet olarak görmeyi ve her bir Müslüman’ı aziz bilmeyi emreder. Bu böyledir ama bu anlayış, Müslümanları her konuda aynı düşünmeye de mecbur kılmaz. Zira farklı düşünmeye, muhalif olmaya gerekçe hazırlayan birçok meşru sebep vardır. Bunların en başında da akletme ve düşünme gelir.

İslam’ın istediği birlik: Akidede yani inanç konularında bir sapmanın yaşanmaması, nasların yani iki temel esas olan ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin keyfi şekilde yorumlanarak tahrif edilmemesi yani Allah Resulü ve sahabelerin yoluna muhalefet edilmemesi ve biat ve itaatten çıkılarak siyasi birliğin bozulmamasıdır.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz: “Ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılacak, onlardan sadece biri kurtuluşa erecektir” (Ahmed b. Hanbel) buyurarak Ümmet-i Muhammed içerisinde ihtilaf ve inhirafların kaçınılmaz olduğunu haber vermiş ve Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin haber verdiği bu aykırılıklar tarih boyunca bir bir ortaya çıkarak gerçekleşmiştir.

Fırka-i dâlle (sapık fırkalar/mezhepler) dediğimiz bu mezhep ve grupların İslam’ı, tahrif ve tağyire uğramalarına engel olmak ve İslam’ın aslını korumak için Ehl-i Sünnet kelamı ve fıkhı doğmuştur. Bunun için İslam’a hizmet amaçlı ortaya çıkan bütün İslami hareketlerin, davet ve tebliğ çalışmaları yürüten bütün davetçilerin birinci önceliği bu akide ve fıkhı koruma olmak zorundadır. Bu ilkelerden ayrılma ise ihtilaf değil inhiraf olur ve asla hoş görülemez. Ehl-i Sünnet akidesine aykırı fikir ve kanaat sahibi olanlar Müslümanlar adına yürütülen hiçbir faaliyette asla sorumluluk makamına oturtulmamaları gerekir. Böyle bir hassasiyeti olmayanlar, temel ilkeleri önemsemeyenler ise ihtilaf ve iftirakı teşvik ederler ve nihayet davayı bitirirler. Bunun adı ise ihanettir.

Şahıslar ve kurumlar ancak İslam’a hizmet etmek ve İslam’ın menfaatini korumak için vardırlar. Bunun tersi asla düşünülemez. Kendi grup ve cemaatlerinin varlığını korumayı İslam’ın temel esaslarından taviz vermede görenler İslam’a ihanetten başka bir şey yapmış olmazlar. Burada iyi niyet aranmaz. Unutmayalım ki cehennemin etrafı iyi niyet taşları ile doludur.

Bir dava ve iddia sahibi olmak çok büyük bir fazilettir. Ama bu kaide ancak gidilen yol,  müstakim bir yol olması halinde geçerlidir. Temel ilkelerden ayrılık asla hoş görülmemesi ve mutlaka hesap sorulması gereken bir inhiraftır. Bu dini, bu davayı savunması gerekenler, yalnızca belli makam ve mevkilerde olanlar değil; dava ve şuur sahibi bütün Müslümanlardır. Onun için de yapılan yanlışlıklar, ihanet ve inhiraflar liderlerin üzerine atılarak sorumluluktan kurtulma olmaz. Herkes yanlış yapandan hesabını usulünce sormakla mükelleftir.

Bu dava, bir şirket kadar değerli değil midir ki; bir şirket yöneticisinden yanlış yaptığında hesabı sorulup bedeli ödetilirken, dünya ve ahiretimizin saadet kaynağı olan davamızla ilgili sürekli yanlışlıklar yapanlar adeta ödüllendirilmektedirler.

Müslümanların adına belli makamlarda oturanlar da bu hesap sorma ameliyesinden asla rahatsız olmamalıdırlar. Hz. Ömer (r.a.) halife olduğunda hutbede: “Eğer ben eğrilirsem ne yaparsınız” dediğinde cemaatten: “Seni kılıçlarımızla doğrulturuz” cevabını alır ve bundan çok memnun olarak şöyle buyurur: “Allah’ım sana hamd olsun. Ömer eğrildiği zaman bu cemaatten onu doğrultacak adamlar var.”

Hz. Ömer (r.a.) işte tam da bu iş için sahabelerin ileri gelenlerinin Medine dışına çıkmalarına rıza göstermemiş ve onları daima yanında tutmuştur. İşlerini bu ehil insanlarla istişare ederek karara bağladığı için de bir adalet güneşi olmuştur.

Hz. Ömer (r.a.) kendisinden hesap sorulmasından da asla gocunmamıştır. Nitekim bir savaş sonrası ganimet mallarından herkese bir parça kumaş dağıtmış. Fakat bu kumaş tek başına elbise olacak bir büyüklükte değilmiş. Bunun için de kimse elbise yapamamış. Aradan birkaç gün geçmiş, Hz. Ömer (r.a.) bu dağıtılan kumaştan yapılan bir cübbe ile minbere çıkmış ve: “Ey müminler! Beni dinleyin ve bana itaat edin” demiş.

Arka saflarda biri itiraz ederek:

-“Ey müminlerin emiri! Seni dinlemiyorum ve sana itaat da etmiyorum! Çünkü sen, Allah ve Resulünün yolundan gitmiyorsun!” demiş.

Halife Hz. Ömer (r.a.): “Neden?” diye sorduğunda o mübarek sahabe korkusuzca ayağa kalkarak şöyle demiştir:

“Ganimet taksiminden bizlerden hiçbirine elbise diktirecek kadar bir kumaş düşmediği halde, görüyorum ki, sen o kumaştan fazla almış, bir elbise yaptırmışsın!”

Hz. Ömer, cemaat arasında bulunan oğlu Abdullah’a (r.a.) işaret etti. Hz. Abdullah da kalkıp kendi payına düşen kumaşı babasına verdiğini ve iki paydan ancak bir elbise çıktığını söyledi.

Bunun üzerine itirazcı sahabe tekrar ayağa kalktı ve:

“Şimdi konuş, ey müminlerin emiri! Şimdi seni dinleyeceğim ve sana itaat edeceğim” dedi.

İşte lider ve işte tebaası. Hz. Ömer bu itiraza: “Sen koskoca halifenin sözünü nasıl kesersin, nasıl itiraz edersin” diye azarlamadığı gibi, onu çeşitli ithamlarla da zan altına itmemiştir.

Hak davada ve Hak üzere olduktan sonra davanın Ömer’i olmak da,  Ömer’in cemaati olmak da fark etmez.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kasadar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?