Reklamı Kapat

Lale Devri misali

Halk arasında kabul gören, adeta genelgeçer bir yargıya dönüşmüş bazı klişeler var ki, aslında hepsi de birer “defo”nun dışa vurumu aslında. Mesela “bal tutan parmağını yalar” ifadesi buna çarpıcı bir örnek. Bunun “devlet malı deniz” şeklinde formüle edileni biraz daha amiyane bir tabir. Belki de gerçeğin en katıksız yansıması olduğundan hayli sert bir ifade.

Benzer şekilde “her devrin zenginleri” ifadesi de bir vakıanın ortaya konması ve gerçek manasıyla da bir “defo”… İşin enteresan yanı, bu defoları düzeltmek yerine kanıksadığımızdan dolayı, hem eleştiriyor hem de sineye çekiyoruz toplumsal bir uzlaşı halinde.

Özal döneminde “Papatyalar” vardı mesela. “Devrin zenginleri”nin görgüsüzlükte ve gösteriş budalalığında yarışan eşlerini tanımlayan bir ifadeydi bu. Genellikle “sonradan” sarışın olmuş hanımlar, zenginliklerini sergilemek için davetten davete, etkinlikten etkinliğe koşturur, “cemiyet” hayatının önemli aktörleri olarak magazin sayfalarını süslerlerdi. “Papatyalar”ın eşleri ise hükümetle kurdukları çok iyi ilişkiler sayesinde birden bire parlayan veya mevcut servetine servet katan “girişimciler”di genelde.

Özal döneminin “prensleri” vardı mesela. Aynı bugünün “bütün ihaleleri toplayan” müthiş “yetenekli”, “vizyoner” ve eşi benzeri bulunmaz” müteahhitleri gibi akçeli işleri alırlar ve servetleriyle bir güneş gibi doğarlardı. Bir de “kıroyum ama para bende” tavrını benimseyen, lahmacun yerken yanında viski içmeleriyle özdeşleşen güruh vardı aynı taifeden.

Enteresan olan bir şey var ki; o da Türkiye’de birbirini kıyasıya eleştiren sosyal kesimlerin, fırsatını bulunca “kınadıkları” gibi davranmaya başlamaları, hatta öncekilere rahmet okutacak hallere düşmeleri. Muhafazakar kesim, iktidara uzak olduğu yıllarda “muktedir” kesimlerin bu tavırlarını kıyasıya eleştirirdi. İsraftan, şatafattan, gösterişten, güce tapınmaktan duyulan rahatsızlığı “dini referanslar” üzerinden tenkit eder, “doğru olana” dair tavsiyeler sıralardı.

Gelin görün ki, devran değişip iktidara kavuştuklarında bütün ezberler bozuldu. Daha doğrusu, önceleri “ideal” gibi sundukları şeylerin hepsinin birer “kuru ezber” olduğu ortaya çıktı. “Kınayanların kınamasına aldırmadan” doğru bildiğini yapmak yerine diğer muktedirlerin yaptığı gibi “aynı nakarat” tutturuldu. Devir değişse de, siyasi görüşü, hayata bakışı farklı gibi görünenlerin fırsatını bulduğunda “aynı yola” girmesi, Türk siyasi yaşamının bu bakımdan bir “süreklilik” arz ettiğini gösterir herhalde. Refahyol hükümeti dışında benzer manzaraya şahit olduk, oluyoruz.

Uzun süreli ve tek başına iktidar olma hali, müntesibi olan kitlenin psikolojik durumunu, sosyolojik yapısını ve hayata bakışını da değiştirdi. Belki de ifsad etti demek gerekir. İnanç ilkelerine göre yaşamayı, hareket etmeyi idealize eden insanlar; hayattaki öncelikleri güce, paraya ve makama göre şekillenen, küçük birer “kapitalist burjuvazi” öykünmesi tiplere evrildi. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” de unutuldu, “bir lokma bir hırka” da “Müslümanlara yutturulmuş bir zoka” olarak nitelendirilebildi.

Gelinen noktada, “devrin zenginleri” kavramında somutlaşan o “tip”, bu devirde de en yoz ve bayağı haliyle vücut buldu. Zenginliklerinin ani ve birden bire olması benzeri zenginliklerini “gösterme” ve bununla böbürlenme tavrı göstermekte bir beis görmeyen, bunu da “Müslüman her şeyin en iyisine layıktır” ifadesiyle meşrulaştıran bir kitle türedi.

Bu kitle, yeni yeni türettikleri adetlerle bir gösteriş, debdebe, şatafat deryasına dalıyor ve güçle, parayla, gösterişle kuşatılan duvarların ardında kurdukları “yalan dünyalarında” başrolü kapıveriyorlar. Bu dünyada, başka insanların derdi, sıkıntısı, onlarla hemhal olma gibi hasletler, aza kanaat etme, “yeryüzünde çalım satarak yürümeme” gibi şeyler söz konusu değil. Bu dünyanın başrolünde “her şeyin en iyisine layık” olan kendileri var. Bu saatten sonra yeni zenginlerin her adımları, her nefesleri, çocuklarının her hareketi dünyada “eşi benzeri görülmemiş bir hadise” ve elbette ki bunu kayıt altına alıp belgelemek ve devrin niteliği gereği “paylaşmak” da adeta bir bahşetme eylemidir artık.

Her tarafından “çok paramız var ve harcadık” mesajları fışkıran düğünler, yüzbinlerce liralık kına geceleri, bir “organizayona” dönen doğum günleri, her tarafından tuhaf ve pahalı süslerin gözlere sokulduğu mevlitler, yeni yeni türetilen ve “hava basmak” için bir imkan sunan “çocuğun bilmemkaçıncı ay” töreni türünden şeyler, havuz başlarında veya teknelerde düzenlenen ve yeni nesil kapalı kızlarımızın gerdan kırıp videolarını paylaştıkları bilmemne kutlamaları gibi şeyler hem sıradandır hem de bazıları için hak ettikleri normal şeylerdir artık.

“Devrin zenginleri” şaklabanlıkları, giderek “Lale Devri” öykünmesi bir garabete doğru hızla ilerlemektedir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Burak Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?