Reklamı Kapat

Yolumuz belli metodumuz belli, sevgimiz de var buğz’umuz da...

Önce onu tanıyacağız, rahmetli Eygi ağabeyin “Babiali’den portreler” başlığı altında yazdıklarından..

“Poliste sık sık dayak yer ve ikbal kıraathanesinde sabahın erken saatlerinde görünürdü. Orhan Kemal ve benzeri yufka yürekli solcular, ona acımaları yüzünden dayak yemişten de beter olurlardı. Nasihat ederler, dikkatli olması tavsiyesinde bulunurlardı.”

“Disiplinli bir meslekteyken para meselelerinde densizlik ettiği için kapı dışarı edildiği söyleniyordu. Sonra Babıali’ye Serteller’in eline ve gazetelerine kapılanmıştı. Ona fıkralar yazdırmışlardı.”

“Bir kuş adını dergisine isim yapan bir mizah patronu yazarsızlık gerekçesiyle onu yanına aldı. Bir bankadan kredi buldu. Taşradan gelmiş bir kızı da onunla evlendirdi.”

“Hikaye kitaplarından hayli para da yapmıştı. Artık, üfürükcülük yapan, muska yazan babasından da para çemek lüzumunu duymuyordu.”

“Kendisine ahbapları tarafından anlatılan hikayeleri yürütmesini, abartmasını solcu tenkitciler bildikleri halde açığa vurmak lüzumunu duymuyorlardı. Bu hal onlar için bir çeşit -hamamın namusu- meselesiydi.”

“Son yıllarda, bütün aşırı solcular gibi, demirperde ülkelerinin alakaları ile başına devlet kuşu konmuş bir vaziyete geldi. Bu devlet kuşu eserlerini alıp kendi dillerine çevirtmesiyle alakalıydı.”

Özetlediğimiz yazısıyla “Aziz Nesin’i böyle anlatmıştı 1976 yılı biterken merhum Eygi ağabey.

Zaman zaman anılarından yorumlar çıkardığımız ve iteklenerek yazar yapılmasının bedelini muhataplarına ödettiğine inandığımız Aziz Nesin’in 10 Kasım dolayısıyla sosyal medya da paylaşımı yapılan bir beyanatından önce onun “müslümanlar” dedikleri tarafından iyi ve doğru anlaşılması için ipuçları vermek mecburiyetimiz var.

27 Mayıs olmuş. Aralarında bulunduğu  gazetecileri Dolmabahçe rıhtımından kaldırılan bir motorla Yassıada’ya götürürler, ihtilalin ilk haftalarında.

Menderes’i Başbakan olarak görmüş ve yazmış gazeteciler ilk kez onu düşürülmüş, yani çok sevdikleri ve çok sık kullandıkları tabirle, sabık başbakan olarak göreceklerdir.

İştahlı gülüşmelerinin arasında biri derki: Menderes bizim yüzümüze nasıl bakacak acaba?

İşte o noktada devreye girdiğini ve “Önemli olan sizin onun yüzüne nasıl bakacağınızdır” dediğini ve hepsinin sustuğunu anlatan Aziz Nesin’in, burda verdiği bir mesaj vardı. İlk bakışta, mazlum Menderes’ten yana olmak gibi görünse de o, oradaki gazetecilere ve birtakım gazete, dergi patronlarına sevgisini ifade etmişti: Ben sizleri tanıyorum. Menderes’ten aldığınız örtülü ödeneklerden de haberliyim. Her ne kadar şimdi siz, dün dündür, bugün bugündür pozisyonları almış olsanız da.. Yani ben sizi seviyorum, sizler de beni sevin, övün, reklam edin, fakat aleyhimde tek söz etmeyin.

Aziz Nesin’in o çıkışının ancak böyle izahı olurdu. Zira bir daha hiç o konulara girmedi ve idamcılar korosunda yerini aldı.

Bir canlı misal daha vereceğiz, arşivimizdeki belgelerden. Ki meramımızı düzgün anlatabilelim.

1966 yılı başlarken, hikayelerini yayımlattığı dergide ve bir hikayesinin içine çerçeve ile oturttuğu bir anısını aynen alıyoruz buraya.

“1946 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde bir hücreye kapatıldım. Bana orda altı gün ekmek, yemek, su vermediler. Açlığımın beşinci gününün gecesiydi... Hücrelerin bulunduğu koridorda yanan sobada nöbetçi polisler ısınıyordu. Helaya çıkarıldığım zaman, nöbetçi polisin elli yaş sularında, sakalları uzamış, tombul bir adam olduğunu gördüm. Helaya gidip gelirken hiç konuşmadık. Çok asık suratlıydı. Saç sobanın üstünde tayın kızarıyordu. Hücreme girerken kızaran tayının kokusunu duymuştum. Biraz sonra hücrenin örgütelli kapı deliği açıldı. Delikten, deminki tombul polisin eli uzandı. Elinde sobada kızarmış bayat tayın içini tutuyordu. Bana o zaman nöbetçi polisin kızarmış ekmek içi vermesinin, onun için ne büyük tehlike olduğunu, olaydan yirmi yıl sonra, bugün ne ben analatabilirim, ne siz anlayabilirsiniz.”

1946 yılında Milli Şef hakimiyetinde, ikinci cihan Harbi’nin de bittiği ve fakat CHP iktidarının zulümlerinin bitmediği o günlerde bu yaşadıklarını, 20 yıl sonra sağcı AP’nin iktidarında niçin anlatmış olabilir?

“Babıali’den portreler”in girişindeki “Polisten sık sık dayak yerdi” cümlesi, yazdığı açlıklı hücre cezasını okuduğunuzda hemen aklınıza düşmüşse, bunu, Milli şef devrinin bir terbiye metodu sayın. Şartlarını kabule zorlayarak, istenileni elde etmek yahut istenilen kıvama getirmek gibi anlaşılmasında da bir mahzur yoktur.

Peki, neden 20 yıl sonra ifşa etmek zarureti duyulmuştur? Yardıma, desteğe, ünlendirilmeye ihtiyacım var. Üstelik istenileni olmuşluğum da kayıtlarda. Ama diyorsanız ki, bizi, İsmet Paşa CHP’sini anlatabilirsin. Ben de buralardan başlayabilirim.

1966 yılında, hikayelerinin yayınlandığı ve merhum Eygi ağabeyin bir kuş adlı dediği derginin en okunan yerinde halka sunulan bu bilgilerin devamı geldi mi? Hayır! Normal şartlar altında ülkede ne kadar sağcı gazete ve dergi varsa elemanlarının, heyecanlı röportaj peşinde olmaları gerekiyorken.. Çünkü mesajlar yerine ulaşıyordu. Her şey karşılıklı. Siz beni görün, ben de sizin işinize yarayacak yazılar yazayım, röportajlarımda memnun olacağınız cümleler kurayım.. Ne demiş büyüklerimiz? Al gülüm, ver gülüm!

2019 yılının 10 Kasım günlerinde dolaşıma sokulmuş bir beyanatı var Aziz Nesin’in. O konuşma zamanı, nereye konuştuğu, aldığı tepkiler meçhulüm. Fakat yine de, ben şimdi öğrendim diyerek yahudi birinin yakasından tutan yeniçeri vezninde düşünülelim istemeyiz. Çünkü o taraklarda çok bezimiz var.

“Atatürk, müslümanlar açısından sevilecek bir şey yapmadı. Türkiye’de yaşayan ve Atatürk’ü sevdiğini söyleyen müslümanlar yalancıdır!”

Resmi söylemlerde Türkiye’nin yüzde doksan dokuzu müslümandır ifadesi varsa ve bizim gibi kesin doğruluğuna inanılıyorsa…

Türkiye’nin müslümanlarına cenazesinin namazını kıldırmayarak, ömründeki tek iyiliği sunmuş Aziz Nesin’in, bu iftirasını dillendirmek için kimler tarafından zorlandığını, kimlerden akıl ve cesaret aldığını eğer o gün keşfedebilseydik yahut bulabilseydik, provokasyona durabilir miydi Madımak’ta?

“Müslümanlar açısından” bakamayan birinin iftirasına, demekki bir zemin varmış, oluşturulmuş ve konuşturulmuş. Bizim itiraz edeceğimiz ve karşı duracağımız yer burasıdır. Tedbirli olcağımız yer de..

Bir gazete küpuru koyduk buraya. Hani demiştik ya meramımızı güzel anlatalım. 42 yıl öncesinden bir belge bu.

Haberin alt başlığına dikkatinizi çekmek istiyorum.. Bir 10 Kasım’da, Mustafa Kemal Atatürk’ün anıldığı duyurulurken, liderlerden birinin mesaj yayınlamadaki önceliğine dikkatler çekiliyor. Acaba niçin? Liderlerin 10 Kasım mesajı yayınlamaları bir yarışa mı tabi.

“Erbakan ilk lider oldu” derken, sevenlerine yapılan müstehzi gönderme, hangi inancın hangi ahlaki kuralı gereğidir? O tarafta gedik yokki, taş koyma sevinci yaşatsınlar, içlerinden 15 Temmuz’cular çıkacak okuyucularına.

Tam tersi bir durum olsa idi, yani Erbakan’ı mesaj yayınlayan son lider diye yazsalardı, muhbirlik ödülünü kimden bekleyeceklerdi?

Muhalifleri hiç kimsenin, 10 Kasım mesajlarının yayın saatlerini takip etmek gibi dertlerinin ve meraklarının olmadığını bilmelerinden kaynaklanmıştır bu haber yazma şekli. Gerçekte önde, ortada, sonda olması, bu ahlaki zaafiyeti önlemez. Maksatları, bir avuç olan okuyucularını gelecekteki Temmuz aylarına yetiştirmek olunca..

Rahmetli Erbakan’ın mesajını da yayınlamışlar devam sayfalarında..

“Aziz ve şerefli milletimizin eşsiz ve büyük istiklal savaşının komutanı Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün 39. ncu sene’i devriyesini idrak etmiş bulunuyoruz.

Savaş meydanlarında büyük zaferler kazandık. Bu gün de aziz milletimiz yeni bir istiklal mücadelesi vermektedir. Bu mücadelede ekonomik bağımsızlık mücadelesidir. Sanayimizin dışa bağlı olmaktan kurtarılması mücadelesidir. Aziz milletimizin bu mücadeleyi de başaracağına inanıyoruz.”

Aziz Nesin’ler, bu mücadele içinde olmamızı ve olsak da başarmamızı istemiyorlardı. Burasını iyi anlamak ve anlatmak boynumuzun borcudur diyoruz.

Türkiye’yi yönetmeye hazırlandığımız 90’lı yıllarda, mücadelemizi belediye başkanlıkları kazanarak başlatmıştık. Orta Anadolu’nun bir büyükşehir belediye başkanı, hiç üstüne vazife değilken ve ardına birileri ihlaslı kameralar takmışken, bir konuşma yapmıştı, yahut ona o konuşma ısmarlanmıştı.

Bir şehrin belediye başkanı olmak neden tatmin etmedi seni de, o hatayı yaptın? Diye sormadığımız, sordurulmadığımız o insan gün geldiğinde, tv kameraları eşliğinde bir bayan kişi ile modern, çağdaş ve laikçi danslar yapmış ve aferinler almıştı.

Herşeyi kendi başına yaptı, zira kapasitesi o kadardı, diye bir itiraz gelirse, deriz ki: O zaman onu öyle konuşmalara yönlendiren etkilerin tesbit edilip imhası gerekir. Örneklerimiz gibi örneklerin kapsama alanından çıkamamak yani...

Milli Gazete’mizin internet sitesindeki tanıkları halen canlı bir haber de örnek alanımıza girmiştir, konumuzla alakalı olduğundan...

28 Şubat günlerinde özel seçilmiş ve onunda ardına ihlaslı kameralar takılmış bir Osman paşa vardı.

At sahibine göre kişnediğinden, kimse o gün Plevne kahramanı Osman Paşa gibi birini beklemiyordu.

Bir başka devletin yöneticisi için kullandığı sıfatı kendisine yakıştırdığımız o Osman Paşa’ya, o gün tepki vermemesinin pişmanlığını yaşıyormuş ünlü bir gazetecimiz. Dün gazetelere haberi düşmüştü, gemisiyle birlikte pazara düşmüş o insanımızın.

“Rahmetli Erbakan’a bir tane komutan çıktı, şimdi kullanmayacağım bir kelime etti. Sedat’la her gün hala bunu konuşuruz. O gün çıkıp ‘senin ne hakkın var ülkenin başbakanı’na bunu demeye’ diye bizim kampanya yapmamız gerekirdi.”

Neresini doğrulasak sayın Ertuğrul Özkük’ün bu yakınmasının? Kime dendiğini yukarıda yazdık, bir. O hacimdeki bir komutan çıksın öyle konuşsun maksatlı yayınlarınız ne olacak? Böyle bir cümlelik pişmanlık belirtisiyle kimsenin aklanması mümkün değildir, bu da iki olsun.

Üçüncüsü ise, bugün keşke yapmasaydık dediğinize cesaretinizin yetmezliğidir. O gün o kadar korkmasaydınız veya korkunuzu az belli etseydiniz, 28 Şubat’ın en avarakasnak komutanı sizi başı bozuk basın alayı gibi görüp, “Oraya bir albay mı göndereyim?” tehdidini savurabilir miydi?

“Ertuğrul Özkök’de Erbakan pişmanlığı” başlığıyla duyurulan bu haberin asıl çıkış maksadı, hedefi, amacı “Bir” dediğimizde vurguladığımız sapmayı, saptırmayı hatırlatmak veya yerleştirmek seviyesizliği ise yine derizki: Rahmetli Erbakan’a öyle bir densizlik yapan birinin karnına ertesi gün kurşun duldurmuşlardı. Biz biliyoruz!

“Bu gün de aziz milletimiz yeni bir istiklal mücadelesi vermektedir” cümlesi Erbakan Hoca’mızın, bizi anlatmaktadır! Yolumuza meşaledir!

Misallerde adı geçenlerin hiç birinin ne desteğine ne de akıl vermelerine ihtiyaç duymayız.

BAHANELERİNDEN BANA NE

Okullar açıldı. Gazetelerde, tv kanallarında, sosyal medya alanlarındaki haberler, nedense içimizi acıtan, paylaşıldıkça üzüntülerinizi artıran cinsten hep.  “Aksaray’da, bir okulun çıkış saatinde bir araya gelen velilerin, otizmli çocukları yuhaladığı iddia edildi.”

İlgili valiliğin, gerçeği yansıtmamaktadır diye itiraz ettiği bu haberin doğrusuna nasıl ulaşılacak, okul müdürü açığa alındı bilgisiyle olay hafızalarda yenilenirken.

“Dün öyle bir olaya şahit oldum ki! Bir an kendimi Gece Yarısı Ekspresi filminde sandım!” başlığını koyduğu 04.10.2019 tarihli Habertürk’teki yazısıyla Sevilay Yılman’ın, bokscuların deyimiyle bizi “Grogi” eden makalesinden sonra, velilerin otizmli çocukları yuhaladığını duymamız, nakavt olmamıza bir gong’luk zaman kaldığnı göstermektedir, demeye mecbur olduk.

Bir eğik düzlemde, sath-ı mailde, yamaçta yuvarlananın nerede duracağı hesaplanamaz denilen günlere mi erdik, hak etmesek de.

Burada özetlememe gerek yok. İnternetten bulsun, okusun herkes, Sevilay Yılman’ın o yazısını. İstanbul’un en okumuş yerindeki bir metroda,”öfkelerini dindiremedim” diyen Sevilay Yılman’dan başkası olsaydı onun yaptığı müdahaleleri yapan, haberini “Metroda linç” diye okuyacaktık. Yani yayılan bu korku, hiçbir kadınımıza, genç kızımıza 10 yaşındaki, ülkesini kaybetmiş bir garip çocuğu sahiplendirmiyorsa, koruyuculuk yaptırmıyorsa, bizi aydınlık günlerin beklediğini kim iddia edebilir?

Metroda 10 yaşındaki Suriyeli çocuğu oradakilerin nefretlerinden ve kinlerinden korumaya çalışan gazeteci ve kimliği bilinen Sevilay Yılman olduğu için “Çocuğa fiziksel şiddet uygulayamamış olmasını” kendisine yediremeyen o metro güruhu ile Aksaray’da otizmli çocukları yuhalayan velilerimiz akrabadırlar, kan kardeştirler, birbirlerinin eşitleridirler.

Geçen hafta bu sayfaya koyduğumuz “müdafaayı Hukuk Cemiyeti Heyeti temsiliyesi namına Mustafa Kemal” imzalı beyannamede biz, işgal edilen İstanbul’umuzu kurtarmak için içinde Mısır, Irak ve Suriye’nin de olduğu tüm islam aleminden yardım isterken, bugün yaşadıkları acılarda bu ülkenin basiretsiz politikacılarının da emeğinin olduğuna inandığımız insanlara ve 10 yaşındaki çocuklarına layık gördüğümüz bu muamelelerin bedelinin ve vebalinin ne olacağını da bilmeli insanlarımız.

Bugün Suriyeli çocuklara ve otizmli çocuklara reva gördüğümüz davranış ve düşünce bozukluklarımız, travmalarımız bir sonraki gün bizde hangi hasarları yapacaktır? Bu soru da cevaplanmalı.

Hal bu iken, Bir okul bahçesinde, bir servis minibüsünün bir çocuğumuzu ezdiği haberi yayıldığında, olaydan haberdar edilen ilgili oda başkanı diyorki: “Ben 32 yıldır serviscilik yapıyorum. İlk defa bir okulun bahçesinde bir öğrenciye araba çarptığını duyduk.”

Serviscilikte geldiğimiz nokta böyle açıklanmış. 32 yılda gelenekleştirilen bir eğitim yok, alınması şart olan tedbirler silsilesi yok, ilk defa oldu mazereti var. İlk defa olması sanki hafifletici sebeplerden sayılıyor. 20 yıldır iktidarda olan bir parti, 12 yıldır servisci olarak aldığı bu insanlarımıza ne vermiş ya da vermemiş olmali ki, “Burada takdir-i ilahi var diyelim” diyor ve ilave ediyor “Başka bir tedbir alınması için oda olarak hazırız.”

Durağa dalarak onlarca insanı yaralayan ve ölüme sebep olan bıçaklı halk otobüsü şoförünü savunan halk otobüsü şirket yetkilisinin söylediklerini de bulup okumak, vicdanını canlı tutmaya çalışan insanlarımızın işi olsun. Zira yerimiz de yok, tahammülümüz de.. İnsanız biz!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?