Reklamı Kapat

Ulus devlet ötesi-III

Bir önceki yazımızda tarihi birikimden nasıl faydalanmamız gerektiğini ifade ederken bir yöntem arayışında olduk. Bu noktadan hareketle hem kendi tarihi birikimimiz olsun hem de başkalarının birikimi olsun geçmiş tecrübeleri geleceğe taşımayı başarmalıyız. Bunlar üzerinde tartışmadan kabul ya da ret etmek aklıselim bir düşünce tarzı değildir. Bu amaçla her zamanın fikirlerine müracaat ederek o fikirleri kendi düşünce havzamızın istifadesine sunmalıyız.

Devlet örgütlenme modeli üzerine düşünürken şunu unutmamak gerekir. Mevcut devlet modeli Batı’nın fikir dünyasında gelişmiş sözleşmeye dayalı bir modeldir. Biz kendi dinamiklerimize atıf yapmak istediğimizde de sözleşmeye dayalı bir örgütlenmeyi görüyoruz. Her ne kadar iki örgütlenme modeli sözleşmeye dayalı olsa da arada temel farklılıkların olduğunu görmemiz gerekiyor.

Batı’da gelişen sözleşme modelinin temelinde değişik gerekçeler yatmaktadır. Hobbes buna insanın doğal olarak kötü olduğu düşüncesinden yola çıkarken, Locke mülkün korunması gereğinden yola çıkmıştır. Rousseau ise eşitsizliği minimize etmek gayretiyle toplumsal bir sözleşmeye gerek duymuştur. Neticede varılan nokta kaostan düzene ulaşmaktır. Tabi ki kaostan düzene gidildiği bir durumda düzenin kaosa sebep olan bireylere karşı tahakküm göstermesi tabidir.  

Ayrıca Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde taraf olanlar bireylerdir. Bundan dolayı oluşan devlet yapısı bizzat bireyle muhatap olur. Ulus devletin tahakkümcü yapısının buradan da kaynaklandığını söyleyebiliriz. Birey devletle karşı karşıya kaldığında her birey kendi gücü kadar devlete karşı koyabilir. Bu da doğal olarak bireyi devlete karşı savunmasız bırakmaktadır.

Batı’da gelişen sivil toplum mantığının çıkış noktası da burada yatıyor. Bireyi devlete karşı korumak. Ancak kaostan kurtulma gayesiyle oluşturulan ve Leviathan’a dönüşen devlet tüm unsurları kontrol etmek istemektedir. Bundan dolayı sivil toplum da devletin gösterdiği alanda top çevirmek zorundadır.

Medine Sözleşmesi ise mevcut düzen üzerinde bir düzen kurma gayretiyle hayata geçirilmiştir. Bundan dolayı devlet örgütlenmesi mevcut düzenler üzerinde bir tahakküm kuramaz. Buradan yola çıkarak düzenden düzene giden bir örgütlenme modeli günümüz için önemli bir ilke olabilir. Bunun da mümkün olabilmesi için yerelliğin imkânından istifade edilmesi gerektiği kanaatindeyiz.

Medine Sözleşmesi’nde Toplum Sözleşmesi’nin aksine taraflar birey değil belirli bir aidiyeti temsil eden topluluklardır. Bu sözleşmede devlet birey geriliminde güçsüz bireyin yerini içinde bir düzen barındıran topluluk alır. Bu da insanı devlet örgütlenmesi içinde güçlü kılar. Nihayetinde insan güvenlik sorununu sözleşmeyle çözerken kendi hürriyet alanlarını genişletecektir. Böylece devletle insanın ilişkisi daha sağlıklı bir zemine oturacaktır.

Bugün hangi ulus devleti olursa olsun homojen bir kimliğe sahip değildir. O zaman farklı kimliklerin kendilerini bulabileceği bir örgütlenme modeline ihtiyaç vardır. Günümüzde ulus devlet modelini aşmak istiyorsak birlikte yaşama iradesi gösteren her toplulukla ortak bir mutabakatın nasıl olacağına kafa yormalıyız. Bunun için bu tarz bir sözleşme modelinin ilkelerinden istifade edebiliriz.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muhammet Esiroğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?