Reklamı Kapat

İslam alemi bütündür!

“Osmanlı yıkılalıdan beri kaldırım kabadayılığını devletler yapmaya başladı. En uzak yerden geliyor, mahalleden birine meydan dayağı atıyor, o dayağı yiyenle dargın olanlar, Kaldırım Kabadayısı’na, “Ellerine sağlık hak ettiydi” diyorlar. Kaldırım Kabadayısı da teker teker bütün evlerdekileri dayaktan geçiriyor, hazinelerini de kendi ülkesine taşıyor.

İkinci gün bir başkasına meydan dayağı atıyor, mahallenin en güzel evine yerleşiyor, o evin sahibine, ‘Şımardıydı, hak etti’ diyorlar.

O Kaldırım Kabadayısı bizim hissiz, halsiz, hadsiz, basiretsiz, firasetsizliğimize bakıp bakıp şamata yapıp gülüyor.” (Milli Gazete – 30 Ekim 2019 Mahmut Toptaş)

“Kaldırım kabadayısının şamatası”nı okuduğum da, “Feraset ve Basiret Bize yakışır” başlıklı yazımı hatırladım ve sonra aradım, buldum. “Milli Gazete 11 Kasım 2017” tarihli yazım aslında 20-21 Nisan 1986 tarihlerindeki baş yazılarımın, yine kaldırım kabadayılarının şamataları gününde bir tekrarı, bir hesaplaşması idi.

“Osmanlı yıkılalıdan beri.. “diyordu Mahmut Toptaş Hoca’mız. Osmanlı varken nelerin olduğunu, Osmanlı’nın ne demek olduğunu bilmeliyiz önce..

(İtalyanlar Trablusgarp’a hücum

ettikleri zaman Hint müslümanları büyük bir miting tertip ederek bu tecavüzü teli’in etmişler ve bize yardım için para toplamışlardır. İkbal, bu mitingte, Ordu dili ile yazdığı şu şiiri okumuştu:

“Dünyanın, insanı mustarip eden hallerinden çok sıkılmış, başka bir aleme göçmüştüm. Melekler beni Hazreti Muhammed’in huzuruna götürdüler. Peygamberimiz sordu:

- Bana o alemden bir hediye getirdin mi?

- Ya Resulallah, dedim. Dünyada huzur ve rahat kalmadı. Arzu ettiğimiz hayat ele geçmiyor. Varlık bahçelerinde binlerce lale ve gül var, fakat hiçbirinde vefa kokusu yok. Buna rağmen huzurunuza hediye olarak bir şişe getiriyorum. Bu şişenin içinde o derece değerli birşey vardır ki, bunu cennette dahi bulmak imkansızdır. Bu şişede ümmetinizin şerefi vardır. Bu şişede Trablus şehitlerinin kanı vardır.”)

1986 yılının Nisan ayındaki Milli Gazete yazılarımız, Amerika’nın Libya’yı bombalaması üzerine kaleme alınmıştı.

İktidarda T.Özal vardı. 1980’den sonra bu ülke insanlarını kandıranların ilkiydi Özal. Dış politikasını ülkemizin, değiştireceğini sanmıştı herkes.

“Özür ziyareti yaptık Cezayir’e.. Bir hatadır dedik, utancımızı yıllarca sakladıktan sonra. Kimilerimiz sevindik.. Kendimizi redden vazgeçiyoruz sandık. Ama olumsuzluklar içinde olumluluk olmaz ki. Ve olmadığını da gördük. Libya’ya yapılan alçakca saldırıdan sonra Hükumet bildirisinde gördük. TRT’nin anlatışında gördük ve yine utancımıza dönüyoruz.

Herşey bir kenara; Kıbrıs günlerinden kalan bir şükran borcumuz da fazladan. Müttefikimiz Amerika boynumuzdaki yafta.”

Deneme raundu demişiz, ABD’nin yahut müttefikimiz Amerika’nın Libya’ya tecavüzüne, saldırısına, bombalar yağdırmasına..

“Deneme raundu bitti. Tepkiler ve tavırlar kontrol ediliyor. Şimdi olayın (yahut alçakça saldırının) (yahut hava akımının) boyutları büyüdüğünde, tepkilerin boyutları ne olacak sorusunun karşısına doğru cevabı yazmaya çalışan ABD’nin (yahut müttefikimiz AMerika’nın) asıl hedefi; terör odağı saydığı Libya’ya ders vermek (kendine göre) değil, kimin nerede, nasıl olduğunu tesbit etmektir. Nazari olarak bildikleri kimin tepkileri hangi boyutta’sını tatbiki olarak sağlama’dır.

Deneme raundunda hedefine ulaştı ABD. Tepki boyutlarını kaydetti bilgisayarlarına. Veriler tamam, program çalışıyor. Dünyanın şu bölgesini, bu bölgesini yahut Ortadoğu’yu mesela, işgal ettiğimizde (yahut hava ve kara akımı düzenlediğimizde) durum ne olur sorusuna bilgisayarları cevap vermeye hazır hale geldi.”

Kaldırım kabadayısı’na, “Ellerine sağlık, hak ettiydi” diyenlere, 1986 Nisan’ında bir ikazdı bizim yazdıklarımız.

“Muhammed İkbal’in kanlarını cennete götürdüğü şehidlerimizin mezarları üstüne Amerika’nın tonlarca bomba bırakmasını, biz, “Test ediliyoruz” diye anlamıştık. Ve bu anlama, en doğru anlamaydı.

Bir taşla derenin tüm kuşları susturulmuştu.”

1920’de İstanbul’umuzun işgali münasebetiyle, “Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesi namına imzasıyla Mustafa Kemal’ın Alem-i İslam’a acıklı beyannamesinin orta kısmını buraya niçin koyduğumuzun cevabını herkes kendi bulsun, kendi versin.

Asya’da ve Afrika’da peygamber pesendane bir ulüvvü himmetle hürriyet ve istiklal mücadelesine devam eden ehl-i İslamın kuva-yı maneviyesini kırmak için son tedbir olarak İtilaf Devletleri tarafından tevessül olunan bu hareket, Hilafet makamını taht-ı esarete alarak bin üç yüz seneden beri payidar olan ve müebbeden masun-ı zeval kalacağına şüphe bulunmayan hürriyet-i İslamiyeyi hedef ittihaz etmektedir.

Mısır’ın onbine baliğ olan şüheda-yı muazzezesine, Suriye ve Irak’ın binlerce fadakar evlad-ı muhteremesine Azerbaycan’ın, Şimali Kafkasya’nın, Türkistan’ın, Afganistan’ın, İran’ın, Hind’in, Çin’in velhasıl bütün Afrika’nın ve bütün Şarkın, bugün azim bir heyecan-ı vahdet ve derin bir emel-i istihlas ile titreyen efkar-ı müşterekesine havale edilmiş olan bu darbe-i tahkir ve tecavüzün düşmanlar tarafından tahmin edildiği veçhile maneviyatı haleldar etmek değil belki bütün şiddetiyle mucizeler gösterecek bir kabiliyeti inkişafa mazhar eylemek neticesini tevlid edeceğine şüphemiz yoktur. Osmanlı kuvay-ı milliyesi, Hilafet ve saltanatın uğradığı müteselsil suikastların başladığı günden beri devam eden samimi vahdet ve tesanüt içinde vaziyeti bütün vehametine rağmen azim ve metanetle telakki etmekte ve bu son ehl-i salip muhacematına karşı bütün İslamiyeti cihanın hayat-ı müşterek-i mukavemetine emin olmaktan mütevellit bir hiss-i müzaheretle azim ve imanın amil olduğu mücahedede inayet ve muvaffakiyet-i ilahiyeye mazhar olacağına itimak eylemektedir.

DOĞRULARI, DOĞRU BİLMEK

Büyük Gazete sayfalarında 40 yıl önce meraklıların bilgisine sunulmuş evraklardan birkaç tanesi ile anlatmak istiyoruz meramımızı.

Merhum Mehmet Şevket Eygi ağabeyin gazetecilik hünerlerini yansıttığı sayfalara verdiği önemin, o günkü tanıklarından birisi olan bu fakir, yeni nesillerin bilgi ve yorumlarını tazelemesini arzulamaktadır.

VESİKA-I

ADANA’DAN İMZASIZ MEKTUPLA BİR KUR’AN GÖNDERİLMESİ ÜZERİNE HAKİMİYET-İ MİLLİYE (ŞİMDİKİ ULUS) GAZETESİ ELİLE BİLDİRİLEN AÇIK TEŞEKKÜR

(4-1-1923)

Adana’dan imzasız bir mektupla gönderilen küçük kıtada bir adet Mushaf-ı Şeriifi Kemal-i hürmetle aldım. Bence kıymeti, gayri kabili takdir olan bu hediyeyi en amik (derin) ve tazimkar (saygılı) hissiyat-ı dindaranemle muhafaza edeceğim. Mürsili (göndereni) tarafından hakkımda ibraz olunan asar-ı muhabbet (sevgi belirtileri) ve merbutiyetten de ayrıca mütehassis oldum. Adresi malum olmadığı cihetle doğrudan doğruya cevap i’tasına imkan bulamadığımdan teşekkürat-ı mahsusamın ceride-i muhteremeleriyle ilanını rica ederim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi

Başkumandan Gazi M.Kemal

(Demirel’e ve diğer bazı politika insanlarına her seçimin, her şehir meydanlarında verilen ve onların öpüp başlarına koyarken çekilen resimleriyle gazete sayfalarının doldurulduğu günleri yaşayanlar..)

VESİKA-II

40  seneye yakın bir zamandan beri millet Mustafa Kemal’Paşa’nın son sözünün “SAAT KAÇ?” olduğu yalanını yutturdular. Ama foyaları meydana çıktı. Meğerse birinci reisicumhur Atatürk’ün son sözü “ALEYKÜMESSELAM” olmuş, fakat bunu milletten gizlemişler.. İspatı mı? Buyrunuz bu mevzuda Dr. İhsan A.Özkaya tarafından Milliyet gazetesinde 15 gün müddetle neşredilen “Atatürk’ün son Hastalığı ve Ölümü başlıklı yazının son parçasından bir paragrafı birlikte okuyalım.

“…Atatürk yatağının ortasına oturmuş ve iki elini de yanlarına dayamıştı. Arkası arkasına öğürüyor, bir taraftan da “Allah kahretsin” diye söyleniyordu. Arada bir de hizmetlilerin tuttukları bir tasa koyu kahverengi bir sıvı çıkarıyordu.

Nöbetçi doktor Avravaya Marmaralı ile o sırada gelen Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp kendisine gerekli gördükleri iğneleri yapmaya ve buz parçaları yutturmaya başladılar. Bir ara Atatürk, sağ taraftaki tuvalet masası üzerinde duran saate baktı, iyice görmemiş olmalı ki, yanında duran Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak ile Ali Kılıç’a döndü ve

- Saat kaç? Diye sordu.

Hasan Rıza Soyak:

- Saat 7 efendimiz, cevabını verdi.

Aynı soruyu bir iki defa daha tekrarlardı, yine kendisine Hasan Rıza Soyak tarafından aynı cevap verildi. Sakinleşince yatağa yatmasına yardım edildi. Bundan sonra Hasan Rıza Soyak başucuna doğru yaklaştı ve:

- Biraz rahat ettiniz değil mi efendim, diye sorunca:

- Evet, cevabını verdi.

İKİNCİ KOMA

Daha sonra başucuna gelen Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’in:

- Dilinizi çıkarır mısınız efendim? Demesi üzerine dilini yarısına kadar uzattı.

Profesör tekrar:

- Lütfen biraz daha uzatınız.. diye seslendi.

Bu anda Atatürk dilini tamamen çekti, sonra başını Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’in bulunduğu sağ tarafa çevirdi ve dikkatle ona baktı.

-“Aleykümesselam” diyerek komaya girdi. Atatürk’ün dudaklarından dökülen son söz bu oldu. Yapılan ikinci ponksiyondan tam otuz saat sonra ikinci komaya girdi.

(Milliyet, 24 Kasım 1976 S.5)

Peki M.Kemal’in son sözü “ALEYKÜMESSELAM” olmuş da, bunu milletten niçin gizlemişler diyeceksiniz,

Bunu bilemeyecek ne var efendim!..

ALEYKÜMESSELAM sözü o geri zekalı İsmet Paşa rejiminin dar kafasına göre laikliğe aykırı sayılmaktaydı da ondan.

Düşünebiliyor musunuz hiç.. Atatürk ölmüş ve hükümetin resmi tebliğinde şöyle deniliyor.

“10 Kasım 1938 günü saat 9’u 5 geçe, Ebedi Şefimiz vefat etmiş olup, en son sözleri Aleykümesselam olmuştur..”

Evet, kaderin ne garip cilvesidir ki, Mustafa Kemal’in son sözü ALEYKÜMESSELAM olmuştur.

Bu hakikat 40 yıldan beri resmi makamlar tarafından örtbas edilmeye çalışılmaktadır Fakat artık tarihi tahriften vazgeçmek lazımdır.

Bu gerçek bütün ders kitaplarına geçirilmelidir.

Yoksa hala bunun devrimlere ve de laiklik ilkesine aykırı düşeceği mi sanılıyor?

Üsküdar’da sabah oldu!..

Ve aleykümesselam!..

VESİKA-III

ERMENİ ALFABESİNDE KAÇ HARF VAR?

İsmet Paşa’nın son güneriyle ilgili bir olayı en yakın dostu Kemal Satır anlatıyor:

Paşa son uykusuna dalmadan önce, zaman zaman uyanıyor, kah Boğazlar meselesini hatırlıyor, kah hükümet hala kurulmadı mı diye sorular soruyordu.. Ölümünden iki gün önce bir ara bizleri hayrete garkeden biro lay oldu. Paşa gene dalgındı ve bir ara şu soruyu yöneltti:

- Ermeni alfabesinde kaç harf var?

- Galiba 38 Paşam.

- Hayır 36 harf var. Bize idadide öğretmişlerdi.

Satır ve çevresindekiler bir hayli şaşırmışlar. Paşa tekrar konuşmuş:

- Getirin bakayım Ermeni alfabesini alt katta kütüphanede olacaktı.

Satır, Pembe Köşk’ün birinci kattaki kütüphanesinden alafabeyi bulup getirmiş.. bir saymışlar ki gerçekten 36 harf var.

- Paşam sizin dediğiniz doğru, demişler..

- Elbette doğru, diye cevap vermiş İsmet Paşa, isterseniz sayayım.

Ve Ermeni alfabesinin 36 harfini saymaya başlamış.

NOT: Yukarıda okuduğunuz meraklı ve esrarengiz yazı İstanbul’da neşr edilen GÜNAYDIN HABER ilavesinin aralık 1973 tarihli sayısından aynen alınmıştır. Bu yazı üzerinde bir çok kimseler kendi kendilerine tefsirler yapacaklar, bir şeyler sezinlemeğe çalışıcaklardır. Türkiye’mizin yakın tarihi karanlık ve garip vak’a ve şahsiteylerle doludur. Bilinen bir İsmet İnönü’nün yanında bir de bilinmeyen İsmet İnönü vardır.. Her şeyin doğrusunu Hak Teala bilir.

ALDANMADIK ALDATMADIK

Mayıs 1975 yılında İstanbul’da neşredilen bir gazeteden, adını tahmin etmesi okuyucularımızın zor değil, bir haberinin küpürünü buraya koymamızın sebebi, “Aldatanlar, aldananlar ve hukukileştirilmek istenen aldanma samimiyetleri”ni bir muhasebeye çekmek değildir. İsteyen istediği yerde dursun!

1975 yılında Manisa’dan getirilen bir “özel yaratık”a, İzmir Fuarı’nda namlı bir gazinoyu tahsis edenlerle, yirmi küsur yıl sonra Aydın Doğan medaysında “Gitsinler, gitsinler” çemkirmesini tezgahlayanların, zemin oluşturanların, ranta çevirenlerin aynı karanlık kanalların, aynı karanlık insanları olduğunun bilinmesini ve unutulmamasını istiyoruz. Aldanmış sıfatı ile anılmak istemeyenlere faydamız dokunsun da isteriz elbet.

Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşarken, ilkokul eğitimi dahi almamış o “özel yaratık”tan Darvinizm’i öğrenmeye meraklı beş bin kişiyi oraya toplayanlara, o gün, o insanların derdi Darwinizm mi idi, inanç gücümüzü artırmak için Darwinizim’ide mi bilmeli insanlar, gibi soruları sormayanlar, 28 Şubat’larda da sormadılar Aydın Doğan karteline, kimdir ve hangi sıfatla konuşturuyorsunuz sorularını?

Dahası o 28 Şubat günlerinde bir hesaplaşma yapılsaydı pazarlamacılar ve pazarlananla, aldanmalar söz konusu olup 15 Temmuz ihanetini yaşar mıydı bu ülke?

Aldanmayanları, küpürünü buraya aldığımız gazete aynı günlerde ve aynı sahifelerde “Erbakan şakacı konuşmalarını sürdürüyor.” “Erbakan filan, şehrimizde de ağrı sanayi fabrikalarını kuracağının şakasını yaptı.” “Erbakan’ın tank fabrikalarımız olacak demesini şaka sayıyoruz.” Gibi başlıklarda haber yapmışlardı.

İşte onlardan birini, ‘Erbakan barajlara karşı çıkıyor’ diye duyurduklarını, yine kendi gazetelerinin devam sayfasından aynen aktarıyoruz.

“Doları Amerika’dan motorunu Fransa’dan, projeyi Almanya’dan getirmekle baraj kurulmaz. Afrikadaki müstemleke ülkelerde de çok büyük barajlar vardır. Fakat bunların hiç biri onların demek değildir. Yurdumuzda daha 10 sene önce bitmiş olupta hala sulama kanaletleri yapılmayan barajlarmız vardır. Biz kendi barajlarımızı kendi makinelerimizle kuracağız.”

Kim, kimi nerede hazırladı?

Kim, kime nerede karşı durdu?

Kim kime neden aldandı? Soruları varsa insanlarımızın beyin yapılarında, cevap bulmalarına yardımcı olmak istedik.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

01

Nazım Karaman - Aynen katılıyorum düşüncelerime tercüman oldunuz kaleminize kuvvet diyor sizi tebrik ediyor Allah c c den iki cihan saadeti diliyoruö

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 10 Kasım 09:32

Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?